Güney Azәrbaycan-İranda yaşayan Türk xalqı, Türkiyә dәstәyini necә qazanabilәr?
Aşağıdakı yazı Sayın Rasim Sağlam vә Bulent Yilmaz bәylәrin mәnim bir statusuma kament olaraq yapdıqları qatqılardır. Qonu haqqında çox qapsamlı vә dәyәrli vә yeniliklәr içәrәn tәsbit vә düşüncәlәr daşıdıqlarından bunların qamuca oxunmasının olduqca yararlı olacağını düşündüm. Bu üzdәn dә sözü edilәn kamentlәri birlәşdirәrәk ayrı bir yazı biçimindә sәfhәmdә paylaşmaq istәdim.
Mehran Baharlı:
Türkiyәnin olqunlaşan ortadoğu dış siyasәti, er gec İran vә Güney Azәrbaycan qonusunda da özünü göstәrәcәk vә bu devlәt Fars kökdәndinçi ırqçı İran devlәti yox, Güney Azәrbaycan vә Türk xalqının yanında yer alacaqdır. Buna daha erkәn әrişәbilmәk üçün biz, Türkiyәnin indiki İran vә Güney Azәrbaycan siyasәtini daha yüksәk sәslә, daha sıx vә sürәkli olaraq әlәşdirmәliyik.
Bulent Yilmaz:
Türkiyenin meseleye bakişinin farkli boyutlari var. Öncelikle Türk kamuoyu iranda bir Türk halki olduğunu dahi bilmiyor. bunun sebebi ise irandaki Türklerin maruz kaldiklari politikalara karşi seslerini dünya kamuoyunun ilgisini Çekecek şekilde direnç göstermemeleridir. Yani ağlamayinca nasil bir çocuğa meme verilmiyorsa bir 30 milyonluk bir halk da şikayetini, Üzerindeki asimilasyon politikasina karşi ayağa kalkişini yüksek sesle gerekirse can vererek dile getirmesi gerekir. bu konuda yapilanlar ve Ödenmis bedeller varsa bile Türk kamuoyuna Ulasan Görüntüler yok. Irandaki Türklerin büyük kisminda iran politikalarini benimser bir yaklaşim söz konusudur. internette taniştiğim ve objektif şekilde sohbet ettiğim Türkleri Özellikle konuşturuyorum ki gerçekte ne düsündüklerini anlayabileyim. bu nedenle bazen pan Türkist politikalari hafifce elestiriyorum ki gercek düsünceleri ortaya Çiksin. bu Şekilde serbeti verince inanilmaz bir mankurtlasma olduğu anlaşiliyor. Kendisine Türk diyenlere karşi nasil sinsice bir Öfke nobeti geçirdiklerini gördükce farslarin işini ne derece iyi becerdiğini görüyor ve kahroluyorum. adam iran Türku ama "eger iran Türklere Türkçe eğituim verirse araplar lurlar kasgaylar Türkmenler beluçiler gibi diger Türk soylu halklar ve milletler hepsi ister ve ortada iran kalmaz" diyor. iranin derdi bu arkadasa kalmis.
ikincisi iran Türkiyenin enerji arzinda Önemli bri kaynaktir. rusyaya olan bağimlilik iran gaziyla asilmaya Çalişiliyor. bu ihtiyac o kadar barizdir ki amerika bile Türkiyeye Çikip bir Şey diyemiyor Çunku anlayisla karşilamak zorunda. Türkiyenin iranla arasinina açilmasi enerji darboğazina girmesi demektir. bu açiği kapatabilecegi çok fazla seçeneği yok. Kuzey irakla bu nedenle ilişkilerini iyileştirmeye çalişiyor çunku bolgedeki büyük rezervlerden yararlanarak bu bağimliliğini azaltmaya Çaloşiyor.
Üçüncü sebep kürt sorunudur. Türkiye PKK ile mücadele ederken PJAK ile savaşan iranla koordineli Çalişyor. Örgütün kontrol edilebilmesi için iranin kendi topraklarinda PKK ya Göz yummamasi lazim. Yillarca iran kendi sinir boylarinda PKK ya goz yummuştu. Artik PJAK in saldirilariyla sorunun kendisine de Uzandigini gördüğü için uyumlu Çalişiliyor. Iranla bozulacak bir ilişki bu işbirliğini de bozabilir.
bunun yaninda iran gelisen ekonomisi ve alim gücüyle Türk sanayisi ve hammaddesi için iyi bir pazardir. Şu an icin 10 milyar dolar civari olan ticaret hacmi 30 milyar dolara Çikartilmak isteniyor ve mevcut durumda iran lehine olan ticaret dengesi lehimize donuşturulmek isteniyor. Petrol ve doğalgaz nedeniyle arada dengesizlik var Çunku.
butun bunlara karşin eğer irandaki Türkler ses getirecek eylemler ile büyük bir başkaldiri yaparsa Türk kamuoynu buna sessiz kalamaz. ancak yüzyillardir savaşmadiğimiz irana karşi bir operasyon yapilamaz. Türkiye meseleyi dünya kamuoyuna taşimak dişinda Çok büyük adimlar atmaz. Tabi Türkiyedeki kürtlerin otuz senedir yuruttuğu çok uzun ve kanli bir mücadele gğze alinabilirse iran bunun altindan kalkamaz. böyle bir kanli süreci başlatabilmek ve iran Türklüğünü mücadeleye kanalize edebilmek için iki seçenek var. Ya PKK nin yaptiği gibi silahli mücadele hem devletin silahli güçlerine hem de içerideki fars yanlilarina yönelecek. yillar süren kanli çatismalar sonucunda ailesinden evlatlarini yitiren kişiler iran devletine karşi iyice düsmanlik besleyecek. Yillar sonra şiddet karşi Şiddeti doğuracak ve Türk halki irana karşi iyice tavir alacak. Irandaki Türklerin büyük kismi Ölen genclerinin milli dava icin olduğunu anlayip irana karşi çiktiğinda iran çöker. 2. yol ise silahli mücadeleye girmeden Öncelikle halkin içinde Türklük bilincini artiracak sosyo kulturel Çalişmalar yapmaktir. bu Çalişmalar belli bir seviyeye gelip halkin desteği alindiginda iranda siyasal dönüşümler için barişçil mücadele verilebilir. ancak bu yolun sakincasi eğer kisa vadede sonuc alinmazsa siradan halk kitleleri umutsuizluga kapilip fars tezlerine dönüş yapabilir. Unutmayalim ki halkin kahramanlara ihtiyaclari vardir. ve iran Türklüğü kendi kahramanlarini gerekirse Ölüm pahasina Çikartmak zorundadir.
iran Türklüğü yüzyil Önce Settar Hanin tahranda Ermeni polis sefi tarafindan nasil Şehit edildiğini ve bugun karabağda ermenilere destek veren iranin Şiilik Üzerinden din mezhep kardeşliğiyle Türkleri kontrol ettiğini artik anlamasi lazim. iranda atan her Türk yüreği bağimsizlik için atmalidir. farslarla evlilikler derehal sonlandirilmalidir. bu ortak evliliklerden doğan Çocuklar bağimsizlik düsüncemize en büyük direnişi gösteren kitleler oluyor. nasil ki bir evlat Anne babasinin ayrilmasini istemezse bu melez Çocuklarda iranla Azerbaycanin ayrılmaması için bizzat içimizde casit gibi Çalişiyor. Türk kızları ve Erkekleri birbirleriyle evlenmelidir. Bu milli davaya hizmet eden herkes karma evliliklere Çok büyük direnc göstermelidir. kızlarımız ve Uşaklarimizla konuşup Azerbaycan Türkleri içinden evlenmelerini sağlamaliyiz. bu evliliklerden doğan Çocuklar Öncelikle Anadillerini Çok iyi Ögrenmelidirler. her Türk Çocukalrini dede korkuttan baslayarak Türk eserlerini okutmalidir. latin alfabesi evde mutlaka Öğretilmelidir. bu eğitimi veremeyen ailelere her Türk genci gidip onlarin Çocuklarina dilimizi kulturumuzu ve latin alfabesini Öğretmeli ki iletisim kurabilelim.
Rasim Sağlam:
Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarında http://tr.wikipedia.org/wiki/Nuri_Killigil gibi güney azarbeycan + Kuzey azarbeycanında içinde olduğu devleti hesap eden topluluk az değildi. Yunan savasında Avrupaya karşı destek ...olmak anlamında Rusya yı taraf seçmek yardım alabilmek gerekiyordu bu siyasetin sonunda bu meseleye uzak kalmak zorunda kalındı ama . Nuri paşa gib bir çok kişi ölene dek bunu savundu.
Günümüze gelince ;
1 - Benim fikrimce önce Güney Azerbaycan kendi içinde birlik olmalı her yerde özlüğünü korumalı Asimilasyona direnmek ve dünya gündemine gelebilmek için her ülkede en az yılda bir gün Güney azarbeycanlıların günü olmalı v...e bu sorun işlenmeli.( Bunu şu nedenle söylüyorum Mehran bey size ulaştığım insanlarda ben bir birlik göremiyorum dinci Türkleri saymıyorum zaten , biraz Güney Azerbaycan Milli Hareketi var Daha çok kucaklayacı bir yapı lazm)
2- İran içinde diğer Türk gruplar ve diğer ezilen diğer gruplarla (kürt ve diğer) her türlü probleme rağmen ortak bir platformdan vazgeçilmemeli problemler ilerde konuşulmak anlaşılmak üzere dondurulmalı.
3-Sizi en iyi anlayanların öncelikli Azarbeycan Cumhuriyeti olması lazım ordaki hükümetinin de reddemeyeceği kadar bir kamuoyu öncelikle orda oluşturmak gerekir.Ne kadar istediğiniz gibi olmasada size göre bağımsız rejim.Gereksi yere o yönetimide beğenmediğiniz yönleri olsada her platformda yermek mantıksız bazılarınız öyle davranıyor.
4-Türkiye konusuna gelince Türkiyede bir size karşı uyanışın olabilmesi için .Sizin öncelikle tanınmanız lazım. Sizi en çok Türkiyede tanıtacak ilk kuvvet Azarbeycan Cumhuriyeti tüm fertleri ; Türkiyedeki Azarbeycan kökenli tüm kitle (özel...likler caferilerde birlikte) ; Türkiyedeki milliyetçi gruplar ve qızılbaş kitle bunlar üzerinde çalışırsanız bir kamuoyu oluşur. Şimdiye kadar böyle bir şey yeterli değil.Burdaki dediğim grupları hassaiyetleri ile kendilerinize çekebilirsiniz.Konserlerle ; Toplantılarla özellikle en etkili olanı söyleyeyim Yurt dışındaki Türkiye vatandaşları ile kurduğunuz insani sosyal münasebetler sizi daha çok iyi tanıtıyor.ABD dedekiler özlellikle .Ama Avrupa nezninde bu iyi işlemiyor ben Avrupda en az 5 milyon insanımız var bir gün ağızlarından Güney Azarbeycanla ilgili bir şey duymadım. Ama Amerikadakilerden duydum.
Showing posts with label Güney Azerbaycan. Show all posts
Showing posts with label Güney Azerbaycan. Show all posts
Saturday, July 9, 2011
Güney Azәrbaycan-İranda yaşayan Türk xalqı, Türkiyә dәstәyini necә qazanabilәr?
Labels:
destek,
Dil,
Güney Azerbaycan,
Güney Azərbaycan,
iran,
PJAK,
PKK,
siyaset,
tarih,
tarix,
Türk,
Türkçe,
Türkiye,
Türkiyə,
Ulus,
xalq
Wednesday, April 6, 2011
Urmiye Gölünün Quruması: Azərbaycanlıların Cəzalandırılması
Urmiye Gölünün Quruması: Azərbaycanlıların Cəzalandırılması
Arif Keskin
Japonyadaki tusunamı “ insan təbiyətə(doğaya) nə qədər hakim olmayi başarıb” kimi çox çeşidli sualları bərabərinde gətirdi. İnsanoğlu uzun zamandır ki “mən təbəyətin hakimiyəm” qururu ve təkəbbüriyle yaşayır. Ancaq gördük ki, Japonyanın gəlişmiş (pişrəftə) teknolojisi təbəyətin qarşısında aciz ve çarəsiz qaldı. Çox iləri teknolojiyə sahib olmasına baxmayaraq yüzlərcə Japonyali hayatını itirdi ve bir çox yaşayış yerləri xarabaya çevrildi. Japonyadaki tusunamı insan və təbiyət arasindaki hakimlik məsələsini yenidən mübahisəyə açdi.
Kapitalizmin Məhar Edilməz Ruhu
İnsan təbiyətə hakim olduğunu düşünərək ona heç hörmət göstərmədən hər tür şıltaqlığı edir. Sanayeləşmə, irəliləmə, zənginləşmə/rəfah və böyümə(roşd) ehtirası insanoğlunun gözünü o qədər kör edib ki “içində oturduğu gəmini dəlir” . Mütəkəbbir varlıq olan insanoğlu anlamır ki, o gəmi dəlinirsə nə özü qalır nə də böyümə ehhtirası. İnsanoğlu bəsləndiyi və faydalandığı çivrəyi/mohiti yox edir.
Kapitalizimin çılqın və məhar edileməz ruhu təbiyəti yox edir. Kapitalizim təbiyəti məhar edərək insanlara rəfah və maddi rahatlıq gətirmək iddiasındadır. Çünki ona görə “insan əşrəf-e məxluqatdır” və “dünya onun üçün yaranıb”. Bu iddilar altında təbiyəti kontrol altına almyaya çalışır. Kapitalizmin bu çılgınlığı öz qarşıtlarını yaradıb ve Kapitalizimin mohiti kirlətmə ehtirasına qarşı çox layəli muxalifet hərəkətləri ortaya çıxıb. Çevrəni kirlətməyə (aludegi=e mohit zist) muxaləfət edənlərin söyləmi Qərbin huquqi, siyasi, sənayə/sənə’ti və bənzəri siyasətinin köklü dəyişimə/teğiyrata yol açıb. Bu muxaləfəthərəkətləri Qərbin huquq sisteminə elə dərin işleyib ki, çevrə kirlətmək (aludegi=e mohit zist) günahı insanlığa qarşı işlənmiş cinayət dərəcəsinə yüksəlib.
İdeolojik Dövlətin Mahiyəti
İran kimi ideolojik dövlətlərin əsasi hədəfi insanlara rəafh və zənginlik istihsal /tolid etmək deyil. Çünki onlara görə rəfah və zənqnlik fəsad gətirir, yoxsuluq və fəqr isə fəzilət yaradır. Bu rejimlər yoxsuluğu övür və yoxsuluğu hayatın mənasına çevirəcək qədər gözəlləşdirir. Yoxsulluq ən üstün fəzilət kimi göstərilir. Bu rijimlərin hədəfi təbiyəti kontrol altına alıb insanların xidmətinə vermək dəyil. Onların birinci hədəfi insanlarn özünü kontrol altına almaqdır. Çünki onlara görə ən böyük müşgül insanın özüdür. Onlara görə insanın rahatlıq ve refah isteyi şeytani təmayüllərin nəticəsidir. Çünki insan həva və həvəsinin əsiri olacaq qədər zeyifdir. Onlara görə insanın “cəhad-ə əkbərə” ehtiyacı var ve yoxsulluq bu böyük cəhadın veəsilələrinden biridir. İnsan bu dünyada imtihan edilir və hər tür fəlakət o imtahanın bir parçasıdır. Əslində insanların fəlakət olaraq gördükləri məsələlər mahiyət itibariylə nemətdir. Vəya zəlzələ, tufan, tusunamı və quruluq kimi fəlakətlər varsa da, insanlarin işləədikləri günahlar səbəbiylə “allahın qəzəbinin` nişanələridir.
İran kimi ideolojik devlətlər əsli mahiyətlərini gizlətmək üçün çox layəli yalan , xurafə və uydurma mikanizmalari işlədirlər. Topluma gecə-gündüz yalan təzriq edirlər.. Bütün bu yalanların hədəfi insanların qarşılaşdığı və gördüyü vaqeiyətlərdən qoparmaq və onlara dünyanı özləri istədiyi kimi alt-üst göstərməkdir.
İrana bənzər ideolojik rəjimlərin işlədikləri cinayət, xəyanət və zülümlər çox layəlidir. Onlar nə insanlara rəfah və rahatlıq yaradmaq istəyirlər, nə də insanlara doğruları öyrənmək imkanı verirlərir. Üstəlik” yoxsulluq fəzilətdir” şuarının altında onları əmdi və bilincli olaraq cəzalandırırlar. İnsanları cəzalandıraraq onları ı özlüyüdən uzaqlşadırmaq ; insanları dövlətin idəolojik, siyasi və iktisadi hədəfləri istiqamətində nökərləşdirmək isteyirlər.
İdeolojik Dövlətin Siyasi Cinayəti
Urmiye Gölünün quruması batı kapitaliziminin yaratdığı ekolojik problemlərdən çox fərqlidir. Çünki bu müşgül Qərbdə olduğu kimi sənəti və iktisadi gəlişmənin(pişrəftin) yan(tali/haşiyeyi ) nəticələri deyil. Üstəlık bu hadisə Japonyadaki durumdan da fərqlidir. Çünki Japonyadaki hadisə dövlətin bütün faaliyətlərinə baxmayaraq teknolojinin tebiyət qaraşısındaki yetrsizliyinin məhsuluydu.
Urmu gölünün quruması İran rejiminin emdi siyasətinin mehsuludur. Başqa bir sözlə diyərsək; İran rəjimi Urmiya Gölünün qurmasına göz yumaraq Azərbaycanlıları cəzanlandırr. İran rejimi üçün dövlətin buraksisi, iktisadi, siyasi və kültür/fərhəngi qurumlarının əsası işləvi(karkərd/fonksiyon) insanları cəzalandırmakdır. Onlara görə dövlət cəzalandırmaq və ehliləşdirmək üçün vardır. Azərbaycan illərdir ki, bu cəzalandırmanın bütün yüzlərini yaşamışdır və hələ də yaşamqdadır. Azərbaycanlılar İnsani olaraq hər tür haqlarından məhrum ədilmiş, iktisadi olaraq yoxsullaşdırılmış və siyasi olaraq da Azərbayacn İran rejimi tərəfindən böyük zindana çevrilmişdir. İran rejimi Azərbaycanı fərhəngi olaraq da İslam dini və Farslıq hüviyəti adı altında öz əsil kimliklərindən uzaqlaşdırılaraq “manqurtlaşdırılmasını ” hədəfləməktədir.
İran dövləti Ərk qalası kimi tarixi abidələrı yox edərək Azərbaycanlıları tarixlərindən qopararaq onu özünün uydurduğu tarix anlayışı ilə cəzalandırmışdır. İndi də isə Urmu Gölünün qurumasına göz yumaraq Azərbaycanlıları doğal(təbiyi) fəlakətlə qarşı qarşıya buraxaraq cəzanladırır. İran rejimi, Urmiye Gölünün qurumasının hanki mənfi və faciəli nəticələrinin olacağını çox yaxşı bilir. İran İslam Cumhuriyəti Pəhləvilerin (1924-79) icra ettiyi siyasətləri mənimsiyərək Azərbaycanın sənayesini və bazarını mərkəzə bağladığı kimi, indi de onun tarım/kəşavərzi istidadını yox etmək isteyir. Bu yolla Azərbaycandakı iş imkanlarını yox edərək Azərbaycanlıları köçə/muhacirətə məcbur etmək istəyir. Azərbaycanın yaşanabilir yər olmadığını göstərərək Urumiye və ətrafını Türklərdən boşaltıb və onu başqa bir etnik gruha peşkeş çəkmək isteyir.İran rejimi Qerbi Azərbayacnın etnik kompozisiyonu /tərkibini köklü bir biçimdə dəyişdirmək istəyir. Üstəlik Azərbaycanı cəzalandırılmaqla onu hər tərəfli özünə vabəstə/bağımlı halə gətirmək niyətindədir.
Görüldüyü kimi, Azərbaycan bir tərəfdən həç bir iş başarmayan, yetərsiz və hər tür əqlaniyətdən uzaq bir ideolojik dövlətin əmdi siyasətlərinin, digər tərəfdən də, İran rejiminin məzhəb niqabı altına gizləttiyi Türk düşmanlığının qurbanı olur. Azərbaycanın cəzalandırlırması Xaməneyinin təidi ilə Əhmədinejadin “Kuruş Kətibələrini” İngiltərdən gətirməsi və Təxt Cəmşidin Məkkənin yərini alacaqmış kimi havanın əstirlidiyi bir zamanda gərçəkləşiməsi de çox anlamlıdır. Ona görə Urmu Gölünuün qurumasını sadə bir doğal/ təbiyi fəlakət olaraq adlandırmaq məsəlenin gərçək mahiyətini inkar anlamına gelir. Urmiye Gölünün quruması təbiyi fəlakətin ötəsində İran rejiminin Azaərbaycanlılara qarşı işləmidiyi bir siyasi cinayətdir .
Arif Keskin
Arif Keskin
Japonyadaki tusunamı “ insan təbiyətə(doğaya) nə qədər hakim olmayi başarıb” kimi çox çeşidli sualları bərabərinde gətirdi. İnsanoğlu uzun zamandır ki “mən təbəyətin hakimiyəm” qururu ve təkəbbüriyle yaşayır. Ancaq gördük ki, Japonyanın gəlişmiş (pişrəftə) teknolojisi təbəyətin qarşısında aciz ve çarəsiz qaldı. Çox iləri teknolojiyə sahib olmasına baxmayaraq yüzlərcə Japonyali hayatını itirdi ve bir çox yaşayış yerləri xarabaya çevrildi. Japonyadaki tusunamı insan və təbiyət arasindaki hakimlik məsələsini yenidən mübahisəyə açdi.
Kapitalizmin Məhar Edilməz Ruhu
İnsan təbiyətə hakim olduğunu düşünərək ona heç hörmət göstərmədən hər tür şıltaqlığı edir. Sanayeləşmə, irəliləmə, zənginləşmə/rəfah və böyümə(roşd) ehtirası insanoğlunun gözünü o qədər kör edib ki “içində oturduğu gəmini dəlir” . Mütəkəbbir varlıq olan insanoğlu anlamır ki, o gəmi dəlinirsə nə özü qalır nə də böyümə ehhtirası. İnsanoğlu bəsləndiyi və faydalandığı çivrəyi/mohiti yox edir.
Kapitalizimin çılqın və məhar edileməz ruhu təbiyəti yox edir. Kapitalizim təbiyəti məhar edərək insanlara rəfah və maddi rahatlıq gətirmək iddiasındadır. Çünki ona görə “insan əşrəf-e məxluqatdır” və “dünya onun üçün yaranıb”. Bu iddilar altında təbiyəti kontrol altına almyaya çalışır. Kapitalizmin bu çılgınlığı öz qarşıtlarını yaradıb ve Kapitalizimin mohiti kirlətmə ehtirasına qarşı çox layəli muxalifet hərəkətləri ortaya çıxıb. Çevrəni kirlətməyə (aludegi=e mohit zist) muxaləfət edənlərin söyləmi Qərbin huquqi, siyasi, sənayə/sənə’ti və bənzəri siyasətinin köklü dəyişimə/teğiyrata yol açıb. Bu muxaləfəthərəkətləri Qərbin huquq sisteminə elə dərin işleyib ki, çevrə kirlətmək (aludegi=e mohit zist) günahı insanlığa qarşı işlənmiş cinayət dərəcəsinə yüksəlib.
İdeolojik Dövlətin Mahiyəti
İran kimi ideolojik dövlətlərin əsasi hədəfi insanlara rəafh və zənginlik istihsal /tolid etmək deyil. Çünki onlara görə rəfah və zənqnlik fəsad gətirir, yoxsuluq və fəqr isə fəzilət yaradır. Bu rejimlər yoxsuluğu övür və yoxsuluğu hayatın mənasına çevirəcək qədər gözəlləşdirir. Yoxsulluq ən üstün fəzilət kimi göstərilir. Bu rijimlərin hədəfi təbiyəti kontrol altına alıb insanların xidmətinə vermək dəyil. Onların birinci hədəfi insanlarn özünü kontrol altına almaqdır. Çünki onlara görə ən böyük müşgül insanın özüdür. Onlara görə insanın rahatlıq ve refah isteyi şeytani təmayüllərin nəticəsidir. Çünki insan həva və həvəsinin əsiri olacaq qədər zeyifdir. Onlara görə insanın “cəhad-ə əkbərə” ehtiyacı var ve yoxsulluq bu böyük cəhadın veəsilələrinden biridir. İnsan bu dünyada imtihan edilir və hər tür fəlakət o imtahanın bir parçasıdır. Əslində insanların fəlakət olaraq gördükləri məsələlər mahiyət itibariylə nemətdir. Vəya zəlzələ, tufan, tusunamı və quruluq kimi fəlakətlər varsa da, insanlarin işləədikləri günahlar səbəbiylə “allahın qəzəbinin` nişanələridir.
İran kimi ideolojik devlətlər əsli mahiyətlərini gizlətmək üçün çox layəli yalan , xurafə və uydurma mikanizmalari işlədirlər. Topluma gecə-gündüz yalan təzriq edirlər.. Bütün bu yalanların hədəfi insanların qarşılaşdığı və gördüyü vaqeiyətlərdən qoparmaq və onlara dünyanı özləri istədiyi kimi alt-üst göstərməkdir.
İrana bənzər ideolojik rəjimlərin işlədikləri cinayət, xəyanət və zülümlər çox layəlidir. Onlar nə insanlara rəfah və rahatlıq yaradmaq istəyirlər, nə də insanlara doğruları öyrənmək imkanı verirlərir. Üstəlik” yoxsulluq fəzilətdir” şuarının altında onları əmdi və bilincli olaraq cəzalandırırlar. İnsanları cəzalandıraraq onları ı özlüyüdən uzaqlşadırmaq ; insanları dövlətin idəolojik, siyasi və iktisadi hədəfləri istiqamətində nökərləşdirmək isteyirlər.
İdeolojik Dövlətin Siyasi Cinayəti
Urmiye Gölünün quruması batı kapitaliziminin yaratdığı ekolojik problemlərdən çox fərqlidir. Çünki bu müşgül Qərbdə olduğu kimi sənəti və iktisadi gəlişmənin(pişrəftin) yan(tali/haşiyeyi ) nəticələri deyil. Üstəlık bu hadisə Japonyadaki durumdan da fərqlidir. Çünki Japonyadaki hadisə dövlətin bütün faaliyətlərinə baxmayaraq teknolojinin tebiyət qaraşısındaki yetrsizliyinin məhsuluydu.
Urmu gölünün quruması İran rejiminin emdi siyasətinin mehsuludur. Başqa bir sözlə diyərsək; İran rəjimi Urmiya Gölünün qurmasına göz yumaraq Azərbaycanlıları cəzanlandırr. İran rejimi üçün dövlətin buraksisi, iktisadi, siyasi və kültür/fərhəngi qurumlarının əsası işləvi(karkərd/fonksiyon) insanları cəzalandırmakdır. Onlara görə dövlət cəzalandırmaq və ehliləşdirmək üçün vardır. Azərbaycan illərdir ki, bu cəzalandırmanın bütün yüzlərini yaşamışdır və hələ də yaşamqdadır. Azərbaycanlılar İnsani olaraq hər tür haqlarından məhrum ədilmiş, iktisadi olaraq yoxsullaşdırılmış və siyasi olaraq da Azərbayacn İran rejimi tərəfindən böyük zindana çevrilmişdir. İran rejimi Azərbaycanı fərhəngi olaraq da İslam dini və Farslıq hüviyəti adı altında öz əsil kimliklərindən uzaqlaşdırılaraq “manqurtlaşdırılmasını ” hədəfləməktədir.
İran dövləti Ərk qalası kimi tarixi abidələrı yox edərək Azərbaycanlıları tarixlərindən qopararaq onu özünün uydurduğu tarix anlayışı ilə cəzalandırmışdır. İndi də isə Urmu Gölünün qurumasına göz yumaraq Azərbaycanlıları doğal(təbiyi) fəlakətlə qarşı qarşıya buraxaraq cəzanladırır. İran rejimi, Urmiye Gölünün qurumasının hanki mənfi və faciəli nəticələrinin olacağını çox yaxşı bilir. İran İslam Cumhuriyəti Pəhləvilerin (1924-79) icra ettiyi siyasətləri mənimsiyərək Azərbaycanın sənayesini və bazarını mərkəzə bağladığı kimi, indi de onun tarım/kəşavərzi istidadını yox etmək isteyir. Bu yolla Azərbaycandakı iş imkanlarını yox edərək Azərbaycanlıları köçə/muhacirətə məcbur etmək istəyir. Azərbaycanın yaşanabilir yər olmadığını göstərərək Urumiye və ətrafını Türklərdən boşaltıb və onu başqa bir etnik gruha peşkeş çəkmək isteyir.İran rejimi Qerbi Azərbayacnın etnik kompozisiyonu /tərkibini köklü bir biçimdə dəyişdirmək istəyir. Üstəlik Azərbaycanı cəzalandırılmaqla onu hər tərəfli özünə vabəstə/bağımlı halə gətirmək niyətindədir.
Görüldüyü kimi, Azərbaycan bir tərəfdən həç bir iş başarmayan, yetərsiz və hər tür əqlaniyətdən uzaq bir ideolojik dövlətin əmdi siyasətlərinin, digər tərəfdən də, İran rejiminin məzhəb niqabı altına gizləttiyi Türk düşmanlığının qurbanı olur. Azərbaycanın cəzalandırlırması Xaməneyinin təidi ilə Əhmədinejadin “Kuruş Kətibələrini” İngiltərdən gətirməsi və Təxt Cəmşidin Məkkənin yərini alacaqmış kimi havanın əstirlidiyi bir zamanda gərçəkləşiməsi de çox anlamlıdır. Ona görə Urmu Gölünuün qurumasını sadə bir doğal/ təbiyi fəlakət olaraq adlandırmaq məsəlenin gərçək mahiyətini inkar anlamına gelir. Urmiye Gölünün quruması təbiyi fəlakətin ötəsində İran rejiminin Azaərbaycanlılara qarşı işləmidiyi bir siyasi cinayətdir .
Arif Keskin
Labels:
Çevre,
Cəza,
Güney Azerbaycan,
İdeolojik,
iran,
Kapitalizm,
siyasət,
Türk,
Urmiye Gölü,
urmu,
Urumiye
Monday, March 7, 2011
Güney Azerbaycan Türkleri ve Ulusal Herektde bezi tənqidlərə Qısa yanıtlar
Güney Azerbaycan Türkleri ve Ulusal Herektde bezi tənqidlərə Qısa yanıtlar
Arif Keskin
- Siyasi ve sosial hereketleri tehlil ederken feqet o hereketin içinde bir teyfin/kesimin fikirlerini esas almaq ve hereketi bir bütün olaraq görmemek xetalıdır. Azerbaycan Milli hereketi içinde çox ferqli görüşler vardır. Azerbaycan milli hereketi anlamaq üçün belli bir teyfe/kesime baxmaq yerine milli hereketin ana axışına baxmaq lazımdır.
-Siz milli hereketin içinde milli-umumi teşkilatın ve rehberiyetin olmamasını “anarşı” kimin gösterirsiniz. Elebil ki, milli herekete “başı boşunalıq” ve “herce- u merc” hakimdir. Bu baxış doğru deyil. Doğrudur ki, milli hereketin böyük teşkilatı ve rehberi yoxdur. Ancaq bu veziyet “anarşıyle” eyni anlama/mena gelmez. Milli hereketin son iyirmi (20) illik keçmişini tehlil ettiyimizde herekete hakim olan rasyonelite/eqlaniyet esası vijegidir. Milli hereketi öz pragmatist ve eqlani emelleriyle her fursetden nehyaet derecede faydalanmışdır. “ Anarşı” olasaydı indi milli hereketimiz olmazdı. Milli herekete kolektif ağıl/umumi ağıl hakimdir. Kolektif ağıl günümüzün esası özelliklerindendir. Baxın ne Tunus ne Mısırda üsyan hereketlerinin müşexxes teşkilati ve rehberi yox idi. Bugün Libyada geden itiraz hereketi ortaya çıxdığında ne teşkilatı varidi ne de rehberiyeti. Günümüzdeki siyasi ve sosial hereketlerin mahiyeti çox deyişib. Azerbaycan Milli hereketi 20 –nci esrin hereketidir ve modern hereketdir. Sizin dağınıq olaraq gördüyünüz hereketi birleşdiren bir “biz” var. Bir hoveyet terifi var. O “biz” esasında şekillenmiş dünya görüşü var. Bizim milli hereket görünürde “atomize” görünse de ancaq ele deyil. Milli hereketi r birleşdiren o “bizi” anlamadn milli hereketi anlamaq mümkün deyil.
- Milli hereketi içinde heç kim “ ehmedinejad dönemi xatemi döneminden daha yaxşıdır” diyen görmedim. Bele yazıbsınız ki, elebil bizimkiler Ehmedinejadı tercih edirler. Bu yanlış tesevvür. Ehmedinejadla milli hereketi arasına qan girib. Milli hereketin Ehmedinejadla qan davası var. 2006-daki xordad /Mayıs hadiselerini lütfen xatırlayın. Azerbaycan Ehmedinejada qarşı üsyan etmişdi. Azerbaycan Ehmedinejad ve Xameneyiye üsyan eden ilk bölgedir. Azerbaycan Ehmedinelada heç bir zaman ses/rey vermedi. 2005 seçkilerinde Ehmedinejad Erdebilde en az rey getirmişdir. Hamımız bilirki ki Ehmedinejad 1993-1997 arasında Erdebilde valı/ustandar idi. Azerbaycan 2009 seçkileri ya Museviye ya da Mehdi Kerrubiye rey verdi, Ehmedinejada rey veren çox az oldu. Ehmedinejadın Tebriz son gelişinde millet heç istiqbal etmedi ve “traxtor” “ tarxtor” şuarıyla huyladı.
- Milli hereketinin Yaşıl Hereketine uzaq durmasını “ Ehmedinejadi” hemayet olaraq görmek xetalı. Yaşıl hereketini emeli hemaye etmeyenler Xameneyinin yanındadır sözü qeyri-e demokratik ve faşizan durumdur. Yaşıl herekatı ortada yoxken milli hereketi rejimle mübarize edirdi.Siz islahatçılardan behs edirsiniz. İslahatçılar kimlerdi ki?. İslahatçılar rejimin bir parçası. Emin oluan ki İslahatçıların böyük liderleri Xameneyni deyişdirmek niyetleri yoxdur qaldı ki rejimi deyişdirsinler. Lütfen Ataullah Muhaceraninin Londra /Lendendeki son damışıqlarını izleyin.
- Yaşıl hereketini emeli himaye etmeyenler “ Xmaeneynin yanındadır” sözü Yaşıl hereketinin esasi tezleriyle tenaqüz teşkil edir. Çünki Yaşıl hereketi hele umumi-seraseri herekete çevrilmeyıb. Çoxğrafi ve tebeqati olaraq mehdud yerlerde qalıb. Demek ki onda İranın böyük bölümü Xameneyni hemayet edir. Onda gerek diyek ki Meşehed, İsfahan, Sari, Belüçistan, Kürdistan ve diger yerlerın hamısı Xameneyini hemayet edir . Bu doğru deyil . Yaşıl hereketi emeli hemaye etmemenin çox ferqli sebebler var. Yaşıl hereketi mensubları bunlar tehlil etmek ve onlradan ders çıxartmaq yerine ona-buna yaman –yoğuz deyirler.
- İran Etelaatının istixbarati faaliyetleri her zaman vardır. Ancaq İran etlaatını böyütmemek lazım. İran emniyeti ve etlaati teşkilati serkub maşınıdır. Dünya etlaati/emniyeti sistemleri içinde en geri teşkilatdır. Xameneye “Yaşıl Hereketi bitmişdir”, “Tunus ve Mısır da islam inqılabı olur” , “ Musevi rey getirebilmez” ve “1997-de Eliekber Nateq Nurinin prenzedent olacağını pişbini” eden teşkilatdır. Onlarca tehilili xeta eden bir teşkilatdır. Adam dövmek, qorxutmaq, öldürmek vb. bunları etlaatı faaliyet sayılmır artıq . İran etlaatı özünü böyük göstermek isteyir. Etlaat Babek qalası ve Xordad hadisesini de engellmek isteyirdi niye başarı olabilmemişdi?
- Yaşıl hereketi 2009-dan beri ortaya çıxıb ve o günden günümüze qeder milletler meselesinde heç bir şey demir. Yaşıl hereketi “ Azerbaycan milli hereketi öz teleblerini tetil ederek bize qatılmalıdır” deyir. Milletrler meselesinde en kiçik teviz bele vermek istemir. Bu çox mühhim ve stratejik meseledir. Beluçistan, Ehvaz, Kürdistan, Türkmen Sehra vb. sessizliyi bunu gösterir. İrandaki fars olmayan milletler yaşıl hereketine uzaq durur. Bunun heç anlamı yoxmu?
- Azerbaycan 1906 Meşrutiyetden günümüze qeder edem merkeziyetçiliyi mudafie edir. Azerbaycan 1906-dan günümüze qeder encümen-e Eyaleti ve Velayetiden behs edir. Azerbaycana göre edem merkeziyet olmazsa iranda heqiqi demokrasi olmaz. Azerbaycanın tezi öz haqlılığını gösterib. Yüz(100)ilden artıqdır ki demokrtaik mübareze gedir ancaq netice vermeyib ve vermeyecek de. Azerbaycan bütün bu tarixi tecrübeler ışığında meseleye baxır. Ortada iki ferqli demokrasi analyışı var.
Arif Keskin
- Siyasi ve sosial hereketleri tehlil ederken feqet o hereketin içinde bir teyfin/kesimin fikirlerini esas almaq ve hereketi bir bütün olaraq görmemek xetalıdır. Azerbaycan Milli hereketi içinde çox ferqli görüşler vardır. Azerbaycan milli hereketi anlamaq üçün belli bir teyfe/kesime baxmaq yerine milli hereketin ana axışına baxmaq lazımdır.
-Siz milli hereketin içinde milli-umumi teşkilatın ve rehberiyetin olmamasını “anarşı” kimin gösterirsiniz. Elebil ki, milli herekete “başı boşunalıq” ve “herce- u merc” hakimdir. Bu baxış doğru deyil. Doğrudur ki, milli hereketin böyük teşkilatı ve rehberi yoxdur. Ancaq bu veziyet “anarşıyle” eyni anlama/mena gelmez. Milli hereketin son iyirmi (20) illik keçmişini tehlil ettiyimizde herekete hakim olan rasyonelite/eqlaniyet esası vijegidir. Milli hereketi öz pragmatist ve eqlani emelleriyle her fursetden nehyaet derecede faydalanmışdır. “ Anarşı” olasaydı indi milli hereketimiz olmazdı. Milli herekete kolektif ağıl/umumi ağıl hakimdir. Kolektif ağıl günümüzün esası özelliklerindendir. Baxın ne Tunus ne Mısırda üsyan hereketlerinin müşexxes teşkilati ve rehberi yox idi. Bugün Libyada geden itiraz hereketi ortaya çıxdığında ne teşkilatı varidi ne de rehberiyeti. Günümüzdeki siyasi ve sosial hereketlerin mahiyeti çox deyişib. Azerbaycan Milli hereketi 20 –nci esrin hereketidir ve modern hereketdir. Sizin dağınıq olaraq gördüyünüz hereketi birleşdiren bir “biz” var. Bir hoveyet terifi var. O “biz” esasında şekillenmiş dünya görüşü var. Bizim milli hereket görünürde “atomize” görünse de ancaq ele deyil. Milli hereketi r birleşdiren o “bizi” anlamadn milli hereketi anlamaq mümkün deyil.
- Milli hereketi içinde heç kim “ ehmedinejad dönemi xatemi döneminden daha yaxşıdır” diyen görmedim. Bele yazıbsınız ki, elebil bizimkiler Ehmedinejadı tercih edirler. Bu yanlış tesevvür. Ehmedinejadla milli hereketi arasına qan girib. Milli hereketin Ehmedinejadla qan davası var. 2006-daki xordad /Mayıs hadiselerini lütfen xatırlayın. Azerbaycan Ehmedinejada qarşı üsyan etmişdi. Azerbaycan Ehmedinejad ve Xameneyiye üsyan eden ilk bölgedir. Azerbaycan Ehmedinelada heç bir zaman ses/rey vermedi. 2005 seçkilerinde Ehmedinejad Erdebilde en az rey getirmişdir. Hamımız bilirki ki Ehmedinejad 1993-1997 arasında Erdebilde valı/ustandar idi. Azerbaycan 2009 seçkileri ya Museviye ya da Mehdi Kerrubiye rey verdi, Ehmedinejada rey veren çox az oldu. Ehmedinejadın Tebriz son gelişinde millet heç istiqbal etmedi ve “traxtor” “ tarxtor” şuarıyla huyladı.
- Milli hereketinin Yaşıl Hereketine uzaq durmasını “ Ehmedinejadi” hemayet olaraq görmek xetalı. Yaşıl hereketini emeli hemaye etmeyenler Xameneyinin yanındadır sözü qeyri-e demokratik ve faşizan durumdur. Yaşıl herekatı ortada yoxken milli hereketi rejimle mübarize edirdi.Siz islahatçılardan behs edirsiniz. İslahatçılar kimlerdi ki?. İslahatçılar rejimin bir parçası. Emin oluan ki İslahatçıların böyük liderleri Xameneyni deyişdirmek niyetleri yoxdur qaldı ki rejimi deyişdirsinler. Lütfen Ataullah Muhaceraninin Londra /Lendendeki son damışıqlarını izleyin.
- Yaşıl hereketini emeli himaye etmeyenler “ Xmaeneynin yanındadır” sözü Yaşıl hereketinin esasi tezleriyle tenaqüz teşkil edir. Çünki Yaşıl hereketi hele umumi-seraseri herekete çevrilmeyıb. Çoxğrafi ve tebeqati olaraq mehdud yerlerde qalıb. Demek ki onda İranın böyük bölümü Xameneyni hemayet edir. Onda gerek diyek ki Meşehed, İsfahan, Sari, Belüçistan, Kürdistan ve diger yerlerın hamısı Xameneyini hemayet edir . Bu doğru deyil . Yaşıl hereketi emeli hemaye etmemenin çox ferqli sebebler var. Yaşıl hereketi mensubları bunlar tehlil etmek ve onlradan ders çıxartmaq yerine ona-buna yaman –yoğuz deyirler.
- İran Etelaatının istixbarati faaliyetleri her zaman vardır. Ancaq İran etlaatını böyütmemek lazım. İran emniyeti ve etlaati teşkilati serkub maşınıdır. Dünya etlaati/emniyeti sistemleri içinde en geri teşkilatdır. Xameneye “Yaşıl Hereketi bitmişdir”, “Tunus ve Mısır da islam inqılabı olur” , “ Musevi rey getirebilmez” ve “1997-de Eliekber Nateq Nurinin prenzedent olacağını pişbini” eden teşkilatdır. Onlarca tehilili xeta eden bir teşkilatdır. Adam dövmek, qorxutmaq, öldürmek vb. bunları etlaatı faaliyet sayılmır artıq . İran etlaatı özünü böyük göstermek isteyir. Etlaat Babek qalası ve Xordad hadisesini de engellmek isteyirdi niye başarı olabilmemişdi?
- Yaşıl hereketi 2009-dan beri ortaya çıxıb ve o günden günümüze qeder milletler meselesinde heç bir şey demir. Yaşıl hereketi “ Azerbaycan milli hereketi öz teleblerini tetil ederek bize qatılmalıdır” deyir. Milletrler meselesinde en kiçik teviz bele vermek istemir. Bu çox mühhim ve stratejik meseledir. Beluçistan, Ehvaz, Kürdistan, Türkmen Sehra vb. sessizliyi bunu gösterir. İrandaki fars olmayan milletler yaşıl hereketine uzaq durur. Bunun heç anlamı yoxmu?
- Azerbaycan 1906 Meşrutiyetden günümüze qeder edem merkeziyetçiliyi mudafie edir. Azerbaycan 1906-dan günümüze qeder encümen-e Eyaleti ve Velayetiden behs edir. Azerbaycana göre edem merkeziyet olmazsa iranda heqiqi demokrasi olmaz. Azerbaycanın tezi öz haqlılığını gösterib. Yüz(100)ilden artıqdır ki demokrtaik mübareze gedir ancaq netice vermeyib ve vermeyecek de. Azerbaycan bütün bu tarixi tecrübeler ışığında meseleye baxır. Ortada iki ferqli demokrasi analyışı var.
Labels:
Azərbaycan,
fars,
Güney Azerbaycan,
iran,
siyaset,
Türk,
Ulusal,
Yaşıl
Saturday, March 5, 2011
iran Tarihi - Türk dili ve Devlet Siyaseti
Nesib NESİBLİ -Vedadi Mustafayev
Çev: İstemihan TÜRKCAN
Çok uluslu İran’da milli mesele toplumun karışık ve de çözülememiş köklü problemlerinden biridir. Bu itibarla ortaya çıkan toplumsal ve siyasi hareketler, problemin çözümüne ilişkin olarak çeşitlilik arz ederken, bazen de birbirine zıt mevkide yer almışlardır. Milli meselenin esas problemlerinden birini ve genelde asıl unsurunu oluşturan milli dille (ana dille) ilişkili olarak bu çeşitlilik daha çarpıcı şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan, devletin yürüttüğü dil politikası ve ortaya çıkan toplumsal hareketlerin bu resmi politika ile olan ilişkilerinin araştırılması, milli meselenin genel durumu ve çözüm yolları hakkında belirli bir fikir elde etmek için büyük bir öneme sahiptir.
Gelişmekte olan çok uluslu ülkelerde devletlerin dil politikalarında iki eğilim göze çarpmaktadır. Birincisi toplumu oluşturan etnik unsurların manevi ve medeni gelişimini sağlamak, ikincisi ise seçilen bir dilin – ki bu her zaman egemen ulusun dilidir- gelişmesi için gerekli asimilasyon. süreçleri yaratmaktır.
İran devleti 1920’li yıllardan itibaren İran’ı oluşturan etnik unsurlara yönelik olarak asimilasyon politikası yürütmeye başlamıştır. Bu politika, Fars olmayan mazlum milletlerin aydınlarının direnişi ile karşılaşmıştır.
Bu söylediklerimiz Türk dili (Azerbaycan Türkcesi) ve onun taşıyıcıları için de geçerlidir. Ancak önceden şunu belirtelim ki, bu yazıda dil meselesine ilişkin asimilasyon sürecini ortaya çıktığı zamandan itibaren ele almak mümkün değildir, bu nedenle yazımızı, kronolojik çerçevesini esasen son kırk yıl ile sınırlandırmayı ve bu çok yönlü meselenin ana unsurlarını ortaya çıkarmayı amacımıza uygun bulduk.
İran’ı oluşturan iki ana etnik unsur olan Farslar ve Azerbaycan Türkleri milli süreçlerin ortaya çıktığı 19.yüzyılın başı; İran sosyal hayatında burjuva değişikliliğinin zaruriliği ve ülkeyi yarı sömürge durumdan çıkarmaya yönelik düşüncelerin yayılmaya başladığı bir dönem olmuştu. Bu düşünceler genellikle İran milliyetçiliği şeklinde ortaya çıkarak yavaş yavaş ideolojik bir boyut kazanmaya doğru ilerlemekteydi.
Bütün milliyetçi hareketler gibi İran milliyetçiliği de, toplumun kapitalist süreçlere geçişinin zaruriliği düşüncesini dillendirmeye ve emperyalist devletlerin nüfuzunu zayıflatmaya yönelmişti. İran’ın gelişmesini sağlamak, onu güçlü bir devlet olarak görmek isteyen, Batı Avrupa’nın milli bakımdan benzer grupları ile tanışan yeni burjuva aydınları ve siyasi kadroları 1920’li yıllardan başlayarak ülkedeki dil çeşitliliğini gereksiz, bölgesel özerkliği ise silahlı anarşi ile aynı görüyorlardı. Çok dilli ve çeşitli medeniyete sahip toplumu; tek dilli, tek medeniyetli diğer bir ifade ile etnik bakımdan İran’ı homojen bir ülke olarak görmek istiyorlardı. Demokrat fikirli bir takım toplumsal ve siyasi kadroların (aralarında azımsanamayacak sayıda Azerbaycanlı da bulunmaktaydı) birleştiği bu hareket taraftarları, bu yolda aşağıda ki çalışmaların yapılması gerektiğine inanıyorlardı.
1- Fars dilini ve İran tarihini ülkenin bütün bölgelerinde, özellikle Azerbaycan, Arabistan ve Belucistan’da yaymak ve öğretmek,
2- İran’ın tüm bölgelerini birbirine bağlayacak bir demiryolu yapmak,
3- Farsça olmayan coğrafi, askeri ve arazi isimlerini değiştirmek,
4- Sınır boylarında yaşayan Türk ve Arap unsurlarını ülkenin iç bölgelerine göç ettirmek ve onların yerine Fars grupları yerleştirmek,
5- Merkezi devlet mekanizmasının işlevsel rolünü güçlendirmek.[1]
Bu merkezileştirme fikri, milli süreçlere karşı tarafsız bir tavır alan Türk Kaçar ailesinin hakimiyetinin devrilmesinden sonra Rıza Şah Pehlevi tarafından hayata geçirilmiştir. Rıza Şah diktatörlüğü döneminde (1925-1941) İran milliyetçiliği (paniranizm) artık olgunlaşmış bir ideolojiye dönüşerek İran milli siyasetinin ana prensipleri haline gelmiştir. Böylece İran siyasetinin tüm yönlerini paniranist yaklaşım belirlemeye başlamıştır.
Hakim kadroların ideolojisinin temelinde “Tek İran milleti” anlayışı yer almaktadır. Bu fikrin biçimlenmesinde: “Kave, İranşehir, Ayende vb. basın organları etrafında toplanmış milliyeti Türk (Azerbaycanlı) olan; H. Kazımzade-İranşehr, S.H. Tagızade-Şafak, M.Afşar, A.Gezvinli ve özellikle S.A.Kesrevi büyük rol oynamışlardır. “Tek İran milleti” fikri çok zayıf, uydurma ve bilimsel bir temele sahip olmayan bir ideoloji konsepti olarak, milli siyasetin ana prensiplerini tayin etmeye yönelmiştir. Bu siyasette, ülkenin en önemli bölgesi olan Azerbaycan’a ve sayı bakımından en büyük etnik grup olan Azerbaycanlılara özel bir önem verilmiştir. “Tek İran Milleti” fikrinin esası şu iddiaya dayanmaktadır. İran’ın başka eyaletleri gibi Azerbaycan’ında en eski ve köklü ahalisi “Arilerdir”. Azerbaycan ahalisi XIII. ve XIV. asırlara kadar İran dillerinden birinde (Azerice) konuşmuştur. Türkçe ise Azerbaycanlılara zorla kabul ettirilmiştir.
Bütün bu iddialar Azerbaycanlıları Farslaştırma siyasetinin gerekliliği fikrine meşruiyet kazandırmak ve devleti böyle bir siyaseti yürütmeye sevk etmek için gerekmektedir. İşte bu siyaset, Türk dilini eğitim sisteminden, yayın hayatından, kültürel sahalardan (tiyatro, müzik), idari sistemlerden vs. çıkarmak, diğer bir ifadeyle Türk dilinin fonksiyonel sahasını, sözlü ve sadece konuşulan bir dil ile sınırlandırmak anlamına gelmektedir.
Böylelikle XX. yüzyılın öncelerinde İran milliyetçiliği olarak şekillenmeye başlayan ideoloji; 20’li yıllardan itibaren Fars şovenizmi gibi irticacı (gerici) bir biçim alarak Rıza Şah diktatörlüğü devletin iç siyasetinin ideolojik esasını teşkil etmiş ve azınlıkları Farslaştırmayı kendine hedef seçmiştir.
Paniranizm ideolojisi ile mücadelede karşı bir hareket olarak Türkçülük ortaya çıkmakta ve de hızla yayılmaktaydı. Milli birlik sürecinin devam ettiği bir dönemde etnik birliğin en değişmez şartı olan dil birliği, Azerbaycan aydınlarının ilgi alanı içindeydi. Onlara göre çokuluslu İran’ın devlet yapılanmasında askeri, coğrafi ve kültürel özerkliğin yer alması gerekmekteydi. Askeri ve coğrafi özerklik, XX. asrın başlarında iki defa ( 1905-1911 ve 1920 li yıllar ) Azerbaycanlıların sosyal ve siyasi mücadelesinin hedeflerinden biri olmuştur. Ancak bu hareketler döneminde kültürel özerklik talebi henüz siyasi bir talep olarak ileri sürülmemiştir. Bununla beraber kültürel canlanma devam etmiş, Kuzey Azerbaycan’ın, daha sonra Sovyet Azerbaycan’ının kültürel hayatındaki ilerlemeler bu canlanmaya olumlu yönde etkide bulunmuştur. Türkiye’ de XIX. yy da ortaya çıkan, sonraları özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında kendini daha da belli eden Türkçülük düşünceleri, İran’da Türkçülüğün gelişmesine iki yönlü olarak etki de bulunmuştur. Bir yandan; Pantürkizm ve Turancılık idealiyle ifade edilen bu düşünce, bazı Azerbaycanlı aydınları Paniranist zemine kaydırırken, diğer yandan da Türkçü aydınların, Türk tarihi, medeniyeti ve dili hakkındaki yazıları ve fikirleri, Azerbaycanlı aydınların bir kısmında milli şuurun şekillenmesinde olumlu etkide bulunmuştur. 20’li yılların ortalarında Türk dili, tüm engellemelere rağmen bazı şair ve yazarların ( M.E.Möcüz, Makılı Ali ) yeni eserlerinde, folklor faaliyetlerinde, din adamlarının cami vaazlarında ve dini kitaplarda, geleneksel kültür hayatında (düğün, yas, destan vs.) yaşayıp, gelişiyordu. Bununla beraber bir kısım Azerbaycanlı aydında Farslaştırma siyasetine karşı muhalefet güçlenmeye devam ediyordu.
II. Dünya Savaşı döneminde müttefik kuvvetlerin İran’a girmesi ve Rıza Şah’ın büyük oğlu Muhammet Rıza lehine iktidardan ayrılması ile ülkenin sosyal hayatının kısmi demokratikleşme süreci de başlamış oldu. Azerbaycan da sosyal-siyasi teşkilatlar kuruluyor, Türk dilinde gazete ve dergi yayınlanmasına teşebbüs ediliyor, Türk dilinin basın ve eğitim sahalarında kullanılması talebi dile getiriliyordu. Diğer taraftan İrancılık taraftarları da faaliyetlerini genişletiyorlardı. Onlar da çalışmalarını destekleyecek ideolojik zemini, H. Katibi’nin “ Azerbaycan ve İran’ın Milli Birliği” adlı kitabında buluyorlardı.[2]
1945 yılının sonlarına doğru Azerbaycan’da bağımsızlık hareketi genişlemiş ve milli hakimiyeti ifade eden, Milli Meclisin ve Milli Hükümetin kurulması ile neticelenmiştir. Milli demokratik hareketin esas vazifelerinden birini olarak,Türk dilinin statüsünün yükseltilmesi ve gündelik kullanım dilinden eğitim, kültür ve devlet dili seviyesine çıkarılması uğrunda mücadele teşkil ediyordu. Azerbaycan Demokrat Partisi’nin 1945 (2-4 ekim) yılındaki birinci kurultayında kabul edilen programı da göstermektedir ki, ana dil milli kültürün ilerlemesinde esas araçtır. Bu nedenle Azerbaycanlı çocuklar gecikmeden ana dilinde eğitim almaya başlaması gerekmektedir. Programda öncelikli olarak Türk dilinde derslik ve ders araçlarının hazırlanması amaçlanmıştır. Programda ayrıca basında (42. madde ) ve devlet organlarında (45. madde) Türk dilinin kullanılması talep edilmekteydi. Daha sonra 1946 (6 Ocak) yılında Milli hükümet “dil hakkında” özel bir kararı kabul etti. Bu kararla milli demokratik rejim döneminde (1 yıl) eğitim ve kültür ocaklarının, radyo, tiyatro, üniversite ve devlet organlarının dili Türk dili oldu.
1946 yılının sonunda Milli Demokratik hareket yenilmiş olsa bile, bu hareket İran hayatında, özellikle Azerbaycan halkının zihninde derin izler bıraktı. Hareket, Azerbaycan meselesinin demokratik yollarla çözümünün mümkün olduğunu göstermiş ve Türk dilini, milli meselenin taşıyıcı gücü haline getirmiştir.
Bazı katı İrancı şovenistlerin ısrarcı olmalarına rağmen, yönetim ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Azerbaycanlıları kendi topraklarından göç ettirecek güce sahip değildi. Ancak buna rağmen, Milli Demokratik hareketin yakalanan katılımcılarının bir bölümü aileleri ile birlikte güney ve batı bölgelerine sürgün edildi.
Savaştan sonraki dönemde, özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda rejim amacına belli oranda ulaşmıştır. Bu başarı özellikle demografik süreçlerin işleyişinde dikkat çekmektedir. Azerbaycan’da ekonomik durum, merkez ve İran’ın güney bölgelerine oranla zayıf kalması, nüfusun bir bölümünün bu gelişen bölgelere göç etmesine neden olmuştur. Diğer yandan varolan rejimin plana uygun siyaseti sonucunda Azerbaycan’da, Türk olmayan etnik unsurların nüfusunda artış olmuştur. Böylelikle Tebriz’ de kurulan sanayi işletmelerinin, Muğan’daki ağır sanayi komplekslerinin, yerli idare çalışanlarının ve askeri garnizonların büyük bölümü Türk olmayanların eline geçti.
1970 in sonlarına doğru, Türk dilini kullananların İran’ın çeşitli yerlerinde yaşamaları olumsuz sonuçlar doğurdu. Azerbaycan’da yaşayan Azerbaycanlılar, artık İran’daki tüm Azerbaycanlıların yarısından daha az bir nüfus haline geldiler. Bu durum Azerbaycan meselesinde yeni şartların ortaya çıkmasına ve zaten zor olan meselenin çözümünün daha da zorlaşmasına neden oldu. Mevcut rejim ise Azerbaycanlıları Farslaştırma sürecini hızlandırıyordu. Çünkü İran’ın başka bölgelerine göç ettirilen veya hali hazırda orada yaşayan Azerbaycanlıların süratle Farslaştırılması zorunluluğu ortaya çıkmıştı.
Şah’ın “Azerbaycan’da çocuklara üç yaşından itibaren Fars dili öğretilmeli” fikrinden hareket eden Tahran hükümeti bu bölgelerde ana okul yapılmasına büyük bir önem vermiştir. 1963/64 yıllarında Azerbaycan şehirlerinde 61 ana okulu mevcuttu ve bu tüm İran’daki ana okulların %70 i demektir.[3]
Türk dilinin kitle iletişim araçlarında kullanımının engellenmiştir.
1961 yılında Tebriz ve Erdebil radyolarında iki saat dini içerikli “yerli lehçede” yayın yapılıyordu. Buna ilave olarak bu dile ait (Fars dili) materyallerde Türk dilinin tarihi ve çağdaş etkileri göz ardı ediliyordu. Bir kısım muhalifler ise devlet siyasetinin aksini iddia ederek Türk dilinin kullanımının engellendiğini ilan ediyorlardı. Örneğin, tanınmış siyasetçi ve edebiyatçı E.E.Hikmet’ in iddiasına göre ; İran halkının % 95’i Farsça konuşmakta ve Fars alfabesini kullanmaktaydı. Sadece “Azerbaycan ve Huzistan’ın ayrı yerlerinde ve başka sınır bölgelerinde köylüler ve göçmen ahali, Fars dilini Türkçe veya Arapça ile karışık konuşmaktaydı.
Bu bakış açısı 40’lı yılların sonlarına doğru güçlenmiş olan katı şovenist hareket açısından son derece önemli dayanakları içermektedir. Hakim siyasetin ideolojik temelini sağlamlaştırmak için, A.Kesrevi’nin ulaştığı uydurma sonuçlar ve onun temas ettiği meseleler yeni ve daha bilimsel araştırmaların konusu haline gelmiştir. Kesrevicilik tüm boyutları ile yayılmaya başlamış, ancak ilerleyen süreçlerde giderek bilimsel araştırma çerçevesinden çıkarak , Azerbaycan’ın, Azerbaycan halkının eski ve orta çağ tarihi, dili, kültürü vs. hakkındaki yazıların metodolojik kaynağı haline gelmiştir. Bir durumu da belirtmekte fayda var ki, A.Kesrevi’nin tartıştığı meseleleri araştıran alimlerin hepsi seleflerinin “türettiği” sonuca ulaşmışlardır. Ancak aradaki tek fark, yeni araştırmalarda Azerbaycan’da Türkleşme sürecinin daha yakın dönemlere indirgenmesi ve Türk dilinin “zorla sokulduğu” ve “Azeri”dili tarafından Türk dilinin mağlup edilmiş olduğu iddiasıdır.
Bu fikirler; 50’li ve 60’lı yıllarda Y.Zeka, E.Kareng, R.Gennadyan, M.Mürrtezevi, M.Tebatebai ve diğerlerinin, Azerbaycan halkının eski ve şu anki diline yönelik eserlerinin ve Azerbaycan’la ilgili genel çalışmaların da ana hattını teşkil etmektedir. Bu fikrin temel iddiası ise; Güney Azerbaycan halkının konuştuğu dili, Türkiye, Sovyet Azerbaycan’ı ve diğer Türk ülkelerinde konuşulan dil ile aynı görmek yanlıştır[4]. Bu dile “Türk dili” demek yerine, “Fars dilinin yerli lehçesi” veya “Azerbaycan’ın şimdiki dili” olarak adlandırmak daha doğrudur.[5]
Böylelikle Azerbaycanlıların, ana dillerine karşı mesafeli ama Fars diline de o derece yakın olmaları amaçlanmaktadır.
Rejimin, tedbirlerine ve bu siyasetin ideolojik esaslarını kitleler arasında yayma girişimlerine rağmen, kısa bir zaman diliminde, kendine has dili, milli gelenekleri ve medeniyeti olan bu halkı Farslar içinde eritmek mümkün değildi. C.Al-Ahmet’e göre “ Nerdeyse 40 yıldır, İran hükümetlerinin çoğunluğu bu dili sınırlamaya ve hatta yok etmeye yönelmiştir. Bu dili “Azeri” ve “zorla kabul ettirilmiş” olarak adlandırdılar, Azerbaycan’da şehir ve mahalle adlarını değiştirdiler, Türk asker ve memurlarını Fars bölgelerine gönderdiler. Ancak buna rağmen Türk dilini yok etme amaçlarına ulaşamadılar”.[6] Toplumun çoğunluğunun okuma yazma bilmediği bir ülkede Farslaştırma siyasetinin başarısı, Paniranist yazarların dileklerinin ötesine geçemiyordu. Resmi kaynaklara göre, 1976/77’li yıllarda Batı Azerbaycan’ın 6 yaşından büyük olan kesiminin % 36,2 si, Doğu Azerbaycan’ da ( 1974/75 ) % 25,40’ı, Zencan’da ise % 30,30’u Farsça okuma yazma biliyordu.
Fars dilinin eğitim sisteminde , ordu ve devlet idarelerinde ki hizmetlerde, radyo , televizyon ve basın yoluyla nüfuz etmesi, Azerbaycan halkının bir bölümünde iki dilliliğe neden olmuştur. Bu iki dilliliğin işlevsel rolü asimilasyon politikasının etkinliğinin yeterli seviyeye ulaşmasını engellemiştir.
Hakim rejimin Farslaştırma siyasetinin sonuçlarını incelerken, bize göre son derece önemli bir etkileşime dikkat etmek gerekir. Azerbaycan’da Türk halkı ile İran dilini konuşan (Fars olmayan gruplarda) hızlı bir Türkleşme süreci yaşanmaya başlamıştır. Etnik olarak Tat halkından olan ve yukarıda adı geçen tanınmış demokrat yazar C.Al-Ahmet de bu konuya temas etmiştir. Ona göre “Zencan’da 28 köy Tat dilinde konuşuyorken şimdi bu sayı 9 köye kadar düşmüştür. Zencan ve Marağa’da görünen o ki Türk dili, önüne geçen İran lehçelerini silip süpürmektedir”.[7]
Yayın işinin son derece zor şartlarda olmasına rağmen, 1946 yılından sonra Azerbaycan edebiyatın da yeni eserler ortaya çıkıyordu. Bu yayınlardan belki de en önemlisi, hem tarihi hem de sahip olduğu fikri içerikten dolayı, M.Şehriyar’ın “Haydar Baba’ya Selam” adlı eseridir. Birkaç defa yayınlanan bu eserden önce sadece Fars dilinde yazan büyük şairin “ Haydar Baba’ya Selam” isimli bu eseri Fars şovenizmine verilmiş en tutarlı cevap olmuştur. Bu eserin, Milli Hükümetin devrilmesinin ardından Azerbaycan sosyal ve kültürel hayatına hakim olan bitkinliğin ve moralsizliğin yavaş-yavaş ortadan kalkmasında önemli bir işlevi olmuştur. Güneyli yazar G.Sebahi diyor ki: “Haydar Baba’ya selam, sessizliğin saltanatında bir top gibi patlayarak susmuş vicdanları ve uykuya dalmış hayalleri uyandırdı”.[8] Şehriyar’ın bu eşsiz eseri hakkında sayısız yazı kaleme alınmıştır. H. Sahir, Hosrof Mirza, M. H. Kerimi, M.H.Sefah, H.Mecidzade, G.Sebahi, B.Q.Sehend, H.Sadık (Düzgün), M.Ferzane, S.Cavid gibi orta ve ileri yaşa mensup, E. Tebrizli, E.Nabdil, H.Terlan, N.Berahani gibi genç şair ve yazarların ana dilde (Türkçe) yazılmış ancak yazıldığı dönemde gereken ilgiyi görmemiş eserleri, Azerbaycan edebiyatının Güney kolunun, edebiyatta ne derece ileri bir seviyeye ulaştığını göstermesi açısından önemlidir.
Bununla beraber, Sovyet Azerbaycan’ında çıkan edebi eserler ve basın organları da İran’da yayılmaktaydı. Bazı bilgilere göre, Azerbaycan’ da radyo dinleyicilerinin % 90’ı Bakü radyosunu dinliyordu. Bütün bunlar milli aydınların, Azerbaycanlı okuyucu ve dinleyicilerin milli şuurunu güçlendirme yolunda verdikleri mücadelede önemli bir rol üstleniyordu.
Türk dili ve onun taşıyıcı dinamiği olan milli birliğin bilinçlere yerleştirmek, Panirancı fikirlerle mücadele bakımından; sözlü halk edebiyatı örneklerinin (Masal, efsane, bulmaca, atasözü vs.) yayınlanması son derece büyük öneme sahipti. M.E.Ferzane, S.Behrengi, B.Dehgani[9] , S.Cavid, E.Müçtehidi, H. Mecidzade vb. aydınların Fars ve ana dillerinde başlıca olarak 60’lı yıllarda yayınladıkları folklorik çalışmalar Azerbaycanlılar arasında son derece büyük yankılar uyandırmıştır.
Azerbaycanlı aydınlar arasında milli hayata, ana dile ve milli kültüre artan ilgi, onları; milli meseleyle olan ilişkilerini belirlemek ve bu meseleyi düzene sokmak için bir takım edebi ve kültürel birlikler kurmaya sevk etmiştir. Bu birliklerden biri Karaçorlu Bulut’un (Sehend) girişimi ile 1953 yılında Tahran’da kurulmuş ve 1960’ların ortalarına kadar faaliyet göstermiştir. B.Sebani, H.Katibi, M.E. Ferzane, G. Sebahi, S. Cavid, N. Fethi, M.M. Etimad, M.E. Mehzun, H. Mecidzade, Nur Azer, İbrahimpur vs. bu birliğin katılımcıları arasındadır. Birliğin amacı Azerbaycan’da yazılmış eserleri ve sözlü halk edebiyatı örneklerinin yayınlanmasına yardımcı olmaktır. Unutulmaya yüz tutmuş birçok eser birliğin yoğun çabası neticesinde tekrar gün yüzüne çıkmıştır.
Azerbaycan’daki milli aydınlardan A.Tebrizli 1957/58 yıllarından başlayarak, 1963/64’lü yıllara kadar birçok defa edebi bir birlik kurmaya çalışmıştır. Onun kurucusu olduğu kısa ömürlü cemiyetlere, M.M.Etimad, Şeriati-Eheri, Hasanoğlu, Hemin Şahid, Recep İbrahim , S.Cavid, N.Fethi, A.Azeri gibi birçok edebiyatçı iştirak etmiştir.[10]
Sosyal hayatın nispeten liberalleştiği 60’lı yıllarda, Türk diliyle ilgili bilimsel araştırmalar yapılması ve bu araştırmaların yayınlanması milli aydınların büyük önem verdiği hadiselerden biriydi. Bu yayınlar genellikle “Azeri dili” hakkındaki Paniranist görüşe karşı bir tavır alıyor ve yayınların giriş bölümlerinde Paniranist görüşün asılsızlığı dillendiriliyordu. Azerbaycan halkının dilinin “Azeri dili” olduğu ve Fars dilini bu bölgede yaymanın zaruri olduğunu iddia edenlere cevap olarak, S. Cavid, M.E. Ferzane, E.Oktay ve başka aydınlar göstermişlerdir ki, Türk dil tarihinin, konuşma taraflarına ve bazı şairlerin Farsça yazmalarına bakmayarak, bu dil yüzyıllardır Azerbaycan halkının konuşma ve yazı dilidir. Bunun içindir ki bu dilin , halkın ana dili olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.[11] Bir dilin bir başka dilden sözcük alması doğal bir olay olduğuna göre, Türk dilindeki yabancı sözcükleri delil gösterip bu dili Türk dilleri ailesinden ayrı görmek abesle iştigaldir.
Azerbaycanlı aydınlar Arap alfabesinin zorunlu olarak ıslah edilmesi gerektiğini ifade etmişler ve Türk dilinin edebi normları yakalaması için çeşitli yayınlara imza atmışlardır.[12] Bütün bu aydınların ortak görüşü, “Her halkın dili o halk için özel bir öneme sahiptir. Bu nedenle de milletler güçlü oldukları zaman dillerini yabancı dillerin istilasından koruyabilmişlerdir” şeklinde özetlenebilir.
Azerbaycan’daki tüm kesimler ve demokratik aydınlar, bağımsızlık uğrunda İran’ın diğer halklarıyla birlikte siyasi, iktisadi, kültürel ve ideolojik alanda mücadele vermiş ve bu mücadele şah rejimine son veren 1979 devrimi ile sonuçlanmıştır. Bu devrim, İran’daki Fars olmayan milletlerin de hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu süreçte Azerbaycan meselesi tekrar gündeme gelmiştir. Devrimden önceki dönemde Azerbaycan milli hareketi esas itibariyle milli-medeni açılardan olgunlaşma durumundadır. Söylediklerimiz tabii olarak milli meselenin özünü oluşturan dil meselesi için de geçerlidir.
Devrim döneminde Türk dili ve medeniyetinde ortaya çıkan canlanma ve dil uğrunda kültürel, siyasi ve ideolojik sahalarda verilen mücadele gösterdi ki anayasada verilen haklar, milli hareketin amaçladığı düzeyden bir hayli uzak kalmıştır. Devrimle birlikte kısa zamanda; yaklaşık 30 adet gazete ve dergi yayınlanmaya başlamıştır. Devrimden önce yazılan ancak engellenen eserler yayınlanmıştır. Yazar birlikleri kurulmuş, tiyatro sanatının gelişmesi için gerekli tedbirler alınmıştır. Tebriz’de akademi kurulması gündeme gelmiştir. Azerbaycanlı aydınlar, dil meselesi ile ilgilenmeye başlayarak, dilin gereksiz sözcüklerden temizlenmesini, Türk dilinin fonetik (ses bilgisi) ve morfoloji (yapı bilgisi) özelliklerine uyarlanması maksadı ile Arap alfabesinin ıslahı meselesini ve yazıların tek bir edebi dil normuna göre yazılması problemlerini ön plana çıkarmışlardır. Edebi dil problemi gerçekten de özel bir öneme sahiptir. Bu problemin esasında çağdaş Azerbaycan Türk dili ile olan ilişkiler yer almaktadır. Aydınların çoğu yazılarında edebi dil normlarına riayet ediyorken, bir kısım yazar ise edebi dil yerine yerli lehçeyi kullanmayı tercih etmektedir. Belirtmek gerekir ki, okullarda eğitimin Türkçe yapılmaması ve basın organlarının yokluğu, edebi dil normlarının tüm boyutları ile ele alınıp uygulanmasının önündeki en büyük engel olmuştur. Görüldüğü gibi; devrimden sonra Türkçe yayın yapan basın organları çabucak oluştuğu gibi çabucak kaybolup gitmiştir.
Azerbaycan’da milli hareketin gelişmesi ve giderek derinleşmesi ihtimalinden dolayı korkuya kapılan İrancılık taraftarları, yeni hakim rejim konsepti olan “İslam birliği” fikrini savunanlar devrimden sonra “İran’ın dağılması tehlikesini” bahane ederek karşı hücuma geçmişlerdir. Bu durum devletin milli hareketler sahasında uyguladığı siyasetin sertleşmesinde de kendini göstermiştir. Gelenekçi aydın kuruluşları, “İran’ın birliğini sağlamlaştırmak” için faaliyetlerini dikkate değer derecede genişletmiştir. Bunun bir örneğini; Paniranizmin önder savunucularından Mahmud Efşar-Yezdinin “vakıf” adı ile kurulan teşkilatta oluşturulan güçlü parasal fon ve bu fonun faaliyetlerinde daha net görmek mümkündür. Bu fonun eleştirilmesindeki maksat, fonun programında da yazıldığı gibi, “İran’da Fars dilinin yayılması ve milli birliğin sağlanması” sözünden ibarettir. Fonun yayınladığı eserler arasında N.Natig’in ve M.Mürtezevi’nin Paniranist ruh taşıyan eserlerinin olması bize göre tesadüf değildir.
Çok sayıda basılan bu kitaplar; “İran’ın milli birliğini” tesis etmek için, Azerbaycan’da milli bağımsızlık hareketi ideolojisini şekillendiren bilimsel esasları sarsmak, halkın ana diline olan ilgisini zayıflatmak ve ana dili öğrenmedeki mücadeleyi etkisizleştirme amacı taşımaktadır. Ancak cemiyetin çalışmalarının, Azerbaycanlıların ana dili öğrenmek için verdikleri mücadelede dikkate değer bir etki yaratması olasılığı son derece zayıftır. Türk dilinin kullanım alanlarının genişletilerek milli-edebi bir dil seviyesine yükseltilmesi, Azerbaycanlıların milli olgunluğu ve onların İran’ın sosyal ve siyasi kuruluşlarda elde ettikleri mevki ile yakından ilişkilidir.
Türk dilinin Azerbaycan’da ve Azerbaycanlılar arasında sosyal, siyasi ve kültürel hayatın tüm alanlarında kullanılmasının gerekliliği, birçok aydın tarafından devrim zamanı boyunca ifade edilmiştir. Bize göre bu meselenin çözümünde iki yol karşımıza çıkmaktadır. Türk dili ya özerk Azerbaycan’da ( Doğu, Batı Azerbaycan ve Zencan ) Fars dili ile beraber resmi dil ilan edilir, ya da Azerbaycanlıların ülke coğrafyasında ki yaygınlıkları ve İran tarihi ve medeniyetine olan hizmetleri göz önünde bulundurularak, Fars dili ile birlikte tüm ülkede resmi dil ilan edilir.
[1] Daha geniş bilgi için bkz. E. Abrahamian, “Communism and Communalism in Iran: The Tudeh and the Firgahi-Dimukrat”, International Journal of Middle Est Studies, No 4, 1970, pp. 229-296; ‘‘Ayende’’, 1. yıl, 1925, s. 5-7, 2.yıl s. 559-569.
[2] H. Katibi, Azerbaycan ve Vahted-i Milliye, İran, Tebriz, 1942
[3] Salnameye-amariye-sale-2536-e şahanşahı ,Tahran, 2536
[4] Aynı fikir İran’daki Türk etnik yapısını da kapsıyordu. Bazı İranlı yazarların iddiaları ise Sovyet Azerbaycan’ı ile İran’daki Azerbaycanlılar çeşitli etnik yapılara sahip olduğu şeklindeydi..
[5] M. Mürtezevi, bu kavramlarla birlikte “ Azerbaycan lehçesi” nin de kullanılmasını mümkün görmüştür.
[6] C. Al-Ahmet. Der Hedmet ve Hiyanete Roşenfekran, Tahran, s.310.
[7] C.Al-Ahmet, Tatneşin –haye-boluke-zehra, Tahran, 1958 s.43.
[8] Azerbaycan, no 7, 1983, s.125
[9] S.Behrengi ve B.Dehgani ,”Azerbaycan efsaneleri” kitabının ön sözünde diyorlar ki; “Efsanelerin çoğunluğunu Tebriz ve çevresindeki köylerden toplayabildik. Azerbaycan’ın diğer yerlerinden de rivayetler toplamak isterdik! Bunun da yapılmayacağını kim söyleyebilir ki”
[10] A.Tebrizli, Edebiyat ve Milliyet,
[11] Örneğin M.E.Ferzana bu konuda şöyle diyor : “ Türk- Azeri dilinin Azerbaycan’da revaçta olması uzun zamandır tartışmalara neden olmaktadır. İddialar ne olursa olsun bu dil yüzlerce yıldır bu halkın yürek ve düşünce dilidir” ( M.E.Ferzane , Mebaniye-desture-zebane-Azerbaycan. Tebriz 1344 s.1-2)
[12] Bu konuda bkz. M.Zöhtabi, Anadilimizi nasıl yazalım?, Tahran,
M.Zöhtabi , İran Türkçesi’nin yapısı, 1955,
M.E.ferzane, N.Vezin Pur, Azerbaycan dilinin gramer yapısı, Tebriz,1965, vs.
Qaynaq
Çev: İstemihan TÜRKCAN
Çok uluslu İran’da milli mesele toplumun karışık ve de çözülememiş köklü problemlerinden biridir. Bu itibarla ortaya çıkan toplumsal ve siyasi hareketler, problemin çözümüne ilişkin olarak çeşitlilik arz ederken, bazen de birbirine zıt mevkide yer almışlardır. Milli meselenin esas problemlerinden birini ve genelde asıl unsurunu oluşturan milli dille (ana dille) ilişkili olarak bu çeşitlilik daha çarpıcı şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan, devletin yürüttüğü dil politikası ve ortaya çıkan toplumsal hareketlerin bu resmi politika ile olan ilişkilerinin araştırılması, milli meselenin genel durumu ve çözüm yolları hakkında belirli bir fikir elde etmek için büyük bir öneme sahiptir.
Gelişmekte olan çok uluslu ülkelerde devletlerin dil politikalarında iki eğilim göze çarpmaktadır. Birincisi toplumu oluşturan etnik unsurların manevi ve medeni gelişimini sağlamak, ikincisi ise seçilen bir dilin – ki bu her zaman egemen ulusun dilidir- gelişmesi için gerekli asimilasyon. süreçleri yaratmaktır.
İran devleti 1920’li yıllardan itibaren İran’ı oluşturan etnik unsurlara yönelik olarak asimilasyon politikası yürütmeye başlamıştır. Bu politika, Fars olmayan mazlum milletlerin aydınlarının direnişi ile karşılaşmıştır.
Bu söylediklerimiz Türk dili (Azerbaycan Türkcesi) ve onun taşıyıcıları için de geçerlidir. Ancak önceden şunu belirtelim ki, bu yazıda dil meselesine ilişkin asimilasyon sürecini ortaya çıktığı zamandan itibaren ele almak mümkün değildir, bu nedenle yazımızı, kronolojik çerçevesini esasen son kırk yıl ile sınırlandırmayı ve bu çok yönlü meselenin ana unsurlarını ortaya çıkarmayı amacımıza uygun bulduk.
İran’ı oluşturan iki ana etnik unsur olan Farslar ve Azerbaycan Türkleri milli süreçlerin ortaya çıktığı 19.yüzyılın başı; İran sosyal hayatında burjuva değişikliliğinin zaruriliği ve ülkeyi yarı sömürge durumdan çıkarmaya yönelik düşüncelerin yayılmaya başladığı bir dönem olmuştu. Bu düşünceler genellikle İran milliyetçiliği şeklinde ortaya çıkarak yavaş yavaş ideolojik bir boyut kazanmaya doğru ilerlemekteydi.
Bütün milliyetçi hareketler gibi İran milliyetçiliği de, toplumun kapitalist süreçlere geçişinin zaruriliği düşüncesini dillendirmeye ve emperyalist devletlerin nüfuzunu zayıflatmaya yönelmişti. İran’ın gelişmesini sağlamak, onu güçlü bir devlet olarak görmek isteyen, Batı Avrupa’nın milli bakımdan benzer grupları ile tanışan yeni burjuva aydınları ve siyasi kadroları 1920’li yıllardan başlayarak ülkedeki dil çeşitliliğini gereksiz, bölgesel özerkliği ise silahlı anarşi ile aynı görüyorlardı. Çok dilli ve çeşitli medeniyete sahip toplumu; tek dilli, tek medeniyetli diğer bir ifade ile etnik bakımdan İran’ı homojen bir ülke olarak görmek istiyorlardı. Demokrat fikirli bir takım toplumsal ve siyasi kadroların (aralarında azımsanamayacak sayıda Azerbaycanlı da bulunmaktaydı) birleştiği bu hareket taraftarları, bu yolda aşağıda ki çalışmaların yapılması gerektiğine inanıyorlardı.
1- Fars dilini ve İran tarihini ülkenin bütün bölgelerinde, özellikle Azerbaycan, Arabistan ve Belucistan’da yaymak ve öğretmek,
2- İran’ın tüm bölgelerini birbirine bağlayacak bir demiryolu yapmak,
3- Farsça olmayan coğrafi, askeri ve arazi isimlerini değiştirmek,
4- Sınır boylarında yaşayan Türk ve Arap unsurlarını ülkenin iç bölgelerine göç ettirmek ve onların yerine Fars grupları yerleştirmek,
5- Merkezi devlet mekanizmasının işlevsel rolünü güçlendirmek.[1]
Bu merkezileştirme fikri, milli süreçlere karşı tarafsız bir tavır alan Türk Kaçar ailesinin hakimiyetinin devrilmesinden sonra Rıza Şah Pehlevi tarafından hayata geçirilmiştir. Rıza Şah diktatörlüğü döneminde (1925-1941) İran milliyetçiliği (paniranizm) artık olgunlaşmış bir ideolojiye dönüşerek İran milli siyasetinin ana prensipleri haline gelmiştir. Böylece İran siyasetinin tüm yönlerini paniranist yaklaşım belirlemeye başlamıştır.
Hakim kadroların ideolojisinin temelinde “Tek İran milleti” anlayışı yer almaktadır. Bu fikrin biçimlenmesinde: “Kave, İranşehir, Ayende vb. basın organları etrafında toplanmış milliyeti Türk (Azerbaycanlı) olan; H. Kazımzade-İranşehr, S.H. Tagızade-Şafak, M.Afşar, A.Gezvinli ve özellikle S.A.Kesrevi büyük rol oynamışlardır. “Tek İran milleti” fikri çok zayıf, uydurma ve bilimsel bir temele sahip olmayan bir ideoloji konsepti olarak, milli siyasetin ana prensiplerini tayin etmeye yönelmiştir. Bu siyasette, ülkenin en önemli bölgesi olan Azerbaycan’a ve sayı bakımından en büyük etnik grup olan Azerbaycanlılara özel bir önem verilmiştir. “Tek İran Milleti” fikrinin esası şu iddiaya dayanmaktadır. İran’ın başka eyaletleri gibi Azerbaycan’ında en eski ve köklü ahalisi “Arilerdir”. Azerbaycan ahalisi XIII. ve XIV. asırlara kadar İran dillerinden birinde (Azerice) konuşmuştur. Türkçe ise Azerbaycanlılara zorla kabul ettirilmiştir.
Bütün bu iddialar Azerbaycanlıları Farslaştırma siyasetinin gerekliliği fikrine meşruiyet kazandırmak ve devleti böyle bir siyaseti yürütmeye sevk etmek için gerekmektedir. İşte bu siyaset, Türk dilini eğitim sisteminden, yayın hayatından, kültürel sahalardan (tiyatro, müzik), idari sistemlerden vs. çıkarmak, diğer bir ifadeyle Türk dilinin fonksiyonel sahasını, sözlü ve sadece konuşulan bir dil ile sınırlandırmak anlamına gelmektedir.
Böylelikle XX. yüzyılın öncelerinde İran milliyetçiliği olarak şekillenmeye başlayan ideoloji; 20’li yıllardan itibaren Fars şovenizmi gibi irticacı (gerici) bir biçim alarak Rıza Şah diktatörlüğü devletin iç siyasetinin ideolojik esasını teşkil etmiş ve azınlıkları Farslaştırmayı kendine hedef seçmiştir.
Paniranizm ideolojisi ile mücadelede karşı bir hareket olarak Türkçülük ortaya çıkmakta ve de hızla yayılmaktaydı. Milli birlik sürecinin devam ettiği bir dönemde etnik birliğin en değişmez şartı olan dil birliği, Azerbaycan aydınlarının ilgi alanı içindeydi. Onlara göre çokuluslu İran’ın devlet yapılanmasında askeri, coğrafi ve kültürel özerkliğin yer alması gerekmekteydi. Askeri ve coğrafi özerklik, XX. asrın başlarında iki defa ( 1905-1911 ve 1920 li yıllar ) Azerbaycanlıların sosyal ve siyasi mücadelesinin hedeflerinden biri olmuştur. Ancak bu hareketler döneminde kültürel özerklik talebi henüz siyasi bir talep olarak ileri sürülmemiştir. Bununla beraber kültürel canlanma devam etmiş, Kuzey Azerbaycan’ın, daha sonra Sovyet Azerbaycan’ının kültürel hayatındaki ilerlemeler bu canlanmaya olumlu yönde etkide bulunmuştur. Türkiye’ de XIX. yy da ortaya çıkan, sonraları özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında kendini daha da belli eden Türkçülük düşünceleri, İran’da Türkçülüğün gelişmesine iki yönlü olarak etki de bulunmuştur. Bir yandan; Pantürkizm ve Turancılık idealiyle ifade edilen bu düşünce, bazı Azerbaycanlı aydınları Paniranist zemine kaydırırken, diğer yandan da Türkçü aydınların, Türk tarihi, medeniyeti ve dili hakkındaki yazıları ve fikirleri, Azerbaycanlı aydınların bir kısmında milli şuurun şekillenmesinde olumlu etkide bulunmuştur. 20’li yılların ortalarında Türk dili, tüm engellemelere rağmen bazı şair ve yazarların ( M.E.Möcüz, Makılı Ali ) yeni eserlerinde, folklor faaliyetlerinde, din adamlarının cami vaazlarında ve dini kitaplarda, geleneksel kültür hayatında (düğün, yas, destan vs.) yaşayıp, gelişiyordu. Bununla beraber bir kısım Azerbaycanlı aydında Farslaştırma siyasetine karşı muhalefet güçlenmeye devam ediyordu.
II. Dünya Savaşı döneminde müttefik kuvvetlerin İran’a girmesi ve Rıza Şah’ın büyük oğlu Muhammet Rıza lehine iktidardan ayrılması ile ülkenin sosyal hayatının kısmi demokratikleşme süreci de başlamış oldu. Azerbaycan da sosyal-siyasi teşkilatlar kuruluyor, Türk dilinde gazete ve dergi yayınlanmasına teşebbüs ediliyor, Türk dilinin basın ve eğitim sahalarında kullanılması talebi dile getiriliyordu. Diğer taraftan İrancılık taraftarları da faaliyetlerini genişletiyorlardı. Onlar da çalışmalarını destekleyecek ideolojik zemini, H. Katibi’nin “ Azerbaycan ve İran’ın Milli Birliği” adlı kitabında buluyorlardı.[2]
1945 yılının sonlarına doğru Azerbaycan’da bağımsızlık hareketi genişlemiş ve milli hakimiyeti ifade eden, Milli Meclisin ve Milli Hükümetin kurulması ile neticelenmiştir. Milli demokratik hareketin esas vazifelerinden birini olarak,Türk dilinin statüsünün yükseltilmesi ve gündelik kullanım dilinden eğitim, kültür ve devlet dili seviyesine çıkarılması uğrunda mücadele teşkil ediyordu. Azerbaycan Demokrat Partisi’nin 1945 (2-4 ekim) yılındaki birinci kurultayında kabul edilen programı da göstermektedir ki, ana dil milli kültürün ilerlemesinde esas araçtır. Bu nedenle Azerbaycanlı çocuklar gecikmeden ana dilinde eğitim almaya başlaması gerekmektedir. Programda öncelikli olarak Türk dilinde derslik ve ders araçlarının hazırlanması amaçlanmıştır. Programda ayrıca basında (42. madde ) ve devlet organlarında (45. madde) Türk dilinin kullanılması talep edilmekteydi. Daha sonra 1946 (6 Ocak) yılında Milli hükümet “dil hakkında” özel bir kararı kabul etti. Bu kararla milli demokratik rejim döneminde (1 yıl) eğitim ve kültür ocaklarının, radyo, tiyatro, üniversite ve devlet organlarının dili Türk dili oldu.
1946 yılının sonunda Milli Demokratik hareket yenilmiş olsa bile, bu hareket İran hayatında, özellikle Azerbaycan halkının zihninde derin izler bıraktı. Hareket, Azerbaycan meselesinin demokratik yollarla çözümünün mümkün olduğunu göstermiş ve Türk dilini, milli meselenin taşıyıcı gücü haline getirmiştir.
Bazı katı İrancı şovenistlerin ısrarcı olmalarına rağmen, yönetim ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Azerbaycanlıları kendi topraklarından göç ettirecek güce sahip değildi. Ancak buna rağmen, Milli Demokratik hareketin yakalanan katılımcılarının bir bölümü aileleri ile birlikte güney ve batı bölgelerine sürgün edildi.
Savaştan sonraki dönemde, özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda rejim amacına belli oranda ulaşmıştır. Bu başarı özellikle demografik süreçlerin işleyişinde dikkat çekmektedir. Azerbaycan’da ekonomik durum, merkez ve İran’ın güney bölgelerine oranla zayıf kalması, nüfusun bir bölümünün bu gelişen bölgelere göç etmesine neden olmuştur. Diğer yandan varolan rejimin plana uygun siyaseti sonucunda Azerbaycan’da, Türk olmayan etnik unsurların nüfusunda artış olmuştur. Böylelikle Tebriz’ de kurulan sanayi işletmelerinin, Muğan’daki ağır sanayi komplekslerinin, yerli idare çalışanlarının ve askeri garnizonların büyük bölümü Türk olmayanların eline geçti.
1970 in sonlarına doğru, Türk dilini kullananların İran’ın çeşitli yerlerinde yaşamaları olumsuz sonuçlar doğurdu. Azerbaycan’da yaşayan Azerbaycanlılar, artık İran’daki tüm Azerbaycanlıların yarısından daha az bir nüfus haline geldiler. Bu durum Azerbaycan meselesinde yeni şartların ortaya çıkmasına ve zaten zor olan meselenin çözümünün daha da zorlaşmasına neden oldu. Mevcut rejim ise Azerbaycanlıları Farslaştırma sürecini hızlandırıyordu. Çünkü İran’ın başka bölgelerine göç ettirilen veya hali hazırda orada yaşayan Azerbaycanlıların süratle Farslaştırılması zorunluluğu ortaya çıkmıştı.
Şah’ın “Azerbaycan’da çocuklara üç yaşından itibaren Fars dili öğretilmeli” fikrinden hareket eden Tahran hükümeti bu bölgelerde ana okul yapılmasına büyük bir önem vermiştir. 1963/64 yıllarında Azerbaycan şehirlerinde 61 ana okulu mevcuttu ve bu tüm İran’daki ana okulların %70 i demektir.[3]
Türk dilinin kitle iletişim araçlarında kullanımının engellenmiştir.
1961 yılında Tebriz ve Erdebil radyolarında iki saat dini içerikli “yerli lehçede” yayın yapılıyordu. Buna ilave olarak bu dile ait (Fars dili) materyallerde Türk dilinin tarihi ve çağdaş etkileri göz ardı ediliyordu. Bir kısım muhalifler ise devlet siyasetinin aksini iddia ederek Türk dilinin kullanımının engellendiğini ilan ediyorlardı. Örneğin, tanınmış siyasetçi ve edebiyatçı E.E.Hikmet’ in iddiasına göre ; İran halkının % 95’i Farsça konuşmakta ve Fars alfabesini kullanmaktaydı. Sadece “Azerbaycan ve Huzistan’ın ayrı yerlerinde ve başka sınır bölgelerinde köylüler ve göçmen ahali, Fars dilini Türkçe veya Arapça ile karışık konuşmaktaydı.
Bu bakış açısı 40’lı yılların sonlarına doğru güçlenmiş olan katı şovenist hareket açısından son derece önemli dayanakları içermektedir. Hakim siyasetin ideolojik temelini sağlamlaştırmak için, A.Kesrevi’nin ulaştığı uydurma sonuçlar ve onun temas ettiği meseleler yeni ve daha bilimsel araştırmaların konusu haline gelmiştir. Kesrevicilik tüm boyutları ile yayılmaya başlamış, ancak ilerleyen süreçlerde giderek bilimsel araştırma çerçevesinden çıkarak , Azerbaycan’ın, Azerbaycan halkının eski ve orta çağ tarihi, dili, kültürü vs. hakkındaki yazıların metodolojik kaynağı haline gelmiştir. Bir durumu da belirtmekte fayda var ki, A.Kesrevi’nin tartıştığı meseleleri araştıran alimlerin hepsi seleflerinin “türettiği” sonuca ulaşmışlardır. Ancak aradaki tek fark, yeni araştırmalarda Azerbaycan’da Türkleşme sürecinin daha yakın dönemlere indirgenmesi ve Türk dilinin “zorla sokulduğu” ve “Azeri”dili tarafından Türk dilinin mağlup edilmiş olduğu iddiasıdır.
Bu fikirler; 50’li ve 60’lı yıllarda Y.Zeka, E.Kareng, R.Gennadyan, M.Mürrtezevi, M.Tebatebai ve diğerlerinin, Azerbaycan halkının eski ve şu anki diline yönelik eserlerinin ve Azerbaycan’la ilgili genel çalışmaların da ana hattını teşkil etmektedir. Bu fikrin temel iddiası ise; Güney Azerbaycan halkının konuştuğu dili, Türkiye, Sovyet Azerbaycan’ı ve diğer Türk ülkelerinde konuşulan dil ile aynı görmek yanlıştır[4]. Bu dile “Türk dili” demek yerine, “Fars dilinin yerli lehçesi” veya “Azerbaycan’ın şimdiki dili” olarak adlandırmak daha doğrudur.[5]
Böylelikle Azerbaycanlıların, ana dillerine karşı mesafeli ama Fars diline de o derece yakın olmaları amaçlanmaktadır.
Rejimin, tedbirlerine ve bu siyasetin ideolojik esaslarını kitleler arasında yayma girişimlerine rağmen, kısa bir zaman diliminde, kendine has dili, milli gelenekleri ve medeniyeti olan bu halkı Farslar içinde eritmek mümkün değildi. C.Al-Ahmet’e göre “ Nerdeyse 40 yıldır, İran hükümetlerinin çoğunluğu bu dili sınırlamaya ve hatta yok etmeye yönelmiştir. Bu dili “Azeri” ve “zorla kabul ettirilmiş” olarak adlandırdılar, Azerbaycan’da şehir ve mahalle adlarını değiştirdiler, Türk asker ve memurlarını Fars bölgelerine gönderdiler. Ancak buna rağmen Türk dilini yok etme amaçlarına ulaşamadılar”.[6] Toplumun çoğunluğunun okuma yazma bilmediği bir ülkede Farslaştırma siyasetinin başarısı, Paniranist yazarların dileklerinin ötesine geçemiyordu. Resmi kaynaklara göre, 1976/77’li yıllarda Batı Azerbaycan’ın 6 yaşından büyük olan kesiminin % 36,2 si, Doğu Azerbaycan’ da ( 1974/75 ) % 25,40’ı, Zencan’da ise % 30,30’u Farsça okuma yazma biliyordu.
Fars dilinin eğitim sisteminde , ordu ve devlet idarelerinde ki hizmetlerde, radyo , televizyon ve basın yoluyla nüfuz etmesi, Azerbaycan halkının bir bölümünde iki dilliliğe neden olmuştur. Bu iki dilliliğin işlevsel rolü asimilasyon politikasının etkinliğinin yeterli seviyeye ulaşmasını engellemiştir.
Hakim rejimin Farslaştırma siyasetinin sonuçlarını incelerken, bize göre son derece önemli bir etkileşime dikkat etmek gerekir. Azerbaycan’da Türk halkı ile İran dilini konuşan (Fars olmayan gruplarda) hızlı bir Türkleşme süreci yaşanmaya başlamıştır. Etnik olarak Tat halkından olan ve yukarıda adı geçen tanınmış demokrat yazar C.Al-Ahmet de bu konuya temas etmiştir. Ona göre “Zencan’da 28 köy Tat dilinde konuşuyorken şimdi bu sayı 9 köye kadar düşmüştür. Zencan ve Marağa’da görünen o ki Türk dili, önüne geçen İran lehçelerini silip süpürmektedir”.[7]
Yayın işinin son derece zor şartlarda olmasına rağmen, 1946 yılından sonra Azerbaycan edebiyatın da yeni eserler ortaya çıkıyordu. Bu yayınlardan belki de en önemlisi, hem tarihi hem de sahip olduğu fikri içerikten dolayı, M.Şehriyar’ın “Haydar Baba’ya Selam” adlı eseridir. Birkaç defa yayınlanan bu eserden önce sadece Fars dilinde yazan büyük şairin “ Haydar Baba’ya Selam” isimli bu eseri Fars şovenizmine verilmiş en tutarlı cevap olmuştur. Bu eserin, Milli Hükümetin devrilmesinin ardından Azerbaycan sosyal ve kültürel hayatına hakim olan bitkinliğin ve moralsizliğin yavaş-yavaş ortadan kalkmasında önemli bir işlevi olmuştur. Güneyli yazar G.Sebahi diyor ki: “Haydar Baba’ya selam, sessizliğin saltanatında bir top gibi patlayarak susmuş vicdanları ve uykuya dalmış hayalleri uyandırdı”.[8] Şehriyar’ın bu eşsiz eseri hakkında sayısız yazı kaleme alınmıştır. H. Sahir, Hosrof Mirza, M. H. Kerimi, M.H.Sefah, H.Mecidzade, G.Sebahi, B.Q.Sehend, H.Sadık (Düzgün), M.Ferzane, S.Cavid gibi orta ve ileri yaşa mensup, E. Tebrizli, E.Nabdil, H.Terlan, N.Berahani gibi genç şair ve yazarların ana dilde (Türkçe) yazılmış ancak yazıldığı dönemde gereken ilgiyi görmemiş eserleri, Azerbaycan edebiyatının Güney kolunun, edebiyatta ne derece ileri bir seviyeye ulaştığını göstermesi açısından önemlidir.
Bununla beraber, Sovyet Azerbaycan’ında çıkan edebi eserler ve basın organları da İran’da yayılmaktaydı. Bazı bilgilere göre, Azerbaycan’ da radyo dinleyicilerinin % 90’ı Bakü radyosunu dinliyordu. Bütün bunlar milli aydınların, Azerbaycanlı okuyucu ve dinleyicilerin milli şuurunu güçlendirme yolunda verdikleri mücadelede önemli bir rol üstleniyordu.
Türk dili ve onun taşıyıcı dinamiği olan milli birliğin bilinçlere yerleştirmek, Panirancı fikirlerle mücadele bakımından; sözlü halk edebiyatı örneklerinin (Masal, efsane, bulmaca, atasözü vs.) yayınlanması son derece büyük öneme sahipti. M.E.Ferzane, S.Behrengi, B.Dehgani[9] , S.Cavid, E.Müçtehidi, H. Mecidzade vb. aydınların Fars ve ana dillerinde başlıca olarak 60’lı yıllarda yayınladıkları folklorik çalışmalar Azerbaycanlılar arasında son derece büyük yankılar uyandırmıştır.
Azerbaycanlı aydınlar arasında milli hayata, ana dile ve milli kültüre artan ilgi, onları; milli meseleyle olan ilişkilerini belirlemek ve bu meseleyi düzene sokmak için bir takım edebi ve kültürel birlikler kurmaya sevk etmiştir. Bu birliklerden biri Karaçorlu Bulut’un (Sehend) girişimi ile 1953 yılında Tahran’da kurulmuş ve 1960’ların ortalarına kadar faaliyet göstermiştir. B.Sebani, H.Katibi, M.E. Ferzane, G. Sebahi, S. Cavid, N. Fethi, M.M. Etimad, M.E. Mehzun, H. Mecidzade, Nur Azer, İbrahimpur vs. bu birliğin katılımcıları arasındadır. Birliğin amacı Azerbaycan’da yazılmış eserleri ve sözlü halk edebiyatı örneklerinin yayınlanmasına yardımcı olmaktır. Unutulmaya yüz tutmuş birçok eser birliğin yoğun çabası neticesinde tekrar gün yüzüne çıkmıştır.
Azerbaycan’daki milli aydınlardan A.Tebrizli 1957/58 yıllarından başlayarak, 1963/64’lü yıllara kadar birçok defa edebi bir birlik kurmaya çalışmıştır. Onun kurucusu olduğu kısa ömürlü cemiyetlere, M.M.Etimad, Şeriati-Eheri, Hasanoğlu, Hemin Şahid, Recep İbrahim , S.Cavid, N.Fethi, A.Azeri gibi birçok edebiyatçı iştirak etmiştir.[10]
Sosyal hayatın nispeten liberalleştiği 60’lı yıllarda, Türk diliyle ilgili bilimsel araştırmalar yapılması ve bu araştırmaların yayınlanması milli aydınların büyük önem verdiği hadiselerden biriydi. Bu yayınlar genellikle “Azeri dili” hakkındaki Paniranist görüşe karşı bir tavır alıyor ve yayınların giriş bölümlerinde Paniranist görüşün asılsızlığı dillendiriliyordu. Azerbaycan halkının dilinin “Azeri dili” olduğu ve Fars dilini bu bölgede yaymanın zaruri olduğunu iddia edenlere cevap olarak, S. Cavid, M.E. Ferzane, E.Oktay ve başka aydınlar göstermişlerdir ki, Türk dil tarihinin, konuşma taraflarına ve bazı şairlerin Farsça yazmalarına bakmayarak, bu dil yüzyıllardır Azerbaycan halkının konuşma ve yazı dilidir. Bunun içindir ki bu dilin , halkın ana dili olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.[11] Bir dilin bir başka dilden sözcük alması doğal bir olay olduğuna göre, Türk dilindeki yabancı sözcükleri delil gösterip bu dili Türk dilleri ailesinden ayrı görmek abesle iştigaldir.
Azerbaycanlı aydınlar Arap alfabesinin zorunlu olarak ıslah edilmesi gerektiğini ifade etmişler ve Türk dilinin edebi normları yakalaması için çeşitli yayınlara imza atmışlardır.[12] Bütün bu aydınların ortak görüşü, “Her halkın dili o halk için özel bir öneme sahiptir. Bu nedenle de milletler güçlü oldukları zaman dillerini yabancı dillerin istilasından koruyabilmişlerdir” şeklinde özetlenebilir.
Azerbaycan’daki tüm kesimler ve demokratik aydınlar, bağımsızlık uğrunda İran’ın diğer halklarıyla birlikte siyasi, iktisadi, kültürel ve ideolojik alanda mücadele vermiş ve bu mücadele şah rejimine son veren 1979 devrimi ile sonuçlanmıştır. Bu devrim, İran’daki Fars olmayan milletlerin de hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu süreçte Azerbaycan meselesi tekrar gündeme gelmiştir. Devrimden önceki dönemde Azerbaycan milli hareketi esas itibariyle milli-medeni açılardan olgunlaşma durumundadır. Söylediklerimiz tabii olarak milli meselenin özünü oluşturan dil meselesi için de geçerlidir.
Devrim döneminde Türk dili ve medeniyetinde ortaya çıkan canlanma ve dil uğrunda kültürel, siyasi ve ideolojik sahalarda verilen mücadele gösterdi ki anayasada verilen haklar, milli hareketin amaçladığı düzeyden bir hayli uzak kalmıştır. Devrimle birlikte kısa zamanda; yaklaşık 30 adet gazete ve dergi yayınlanmaya başlamıştır. Devrimden önce yazılan ancak engellenen eserler yayınlanmıştır. Yazar birlikleri kurulmuş, tiyatro sanatının gelişmesi için gerekli tedbirler alınmıştır. Tebriz’de akademi kurulması gündeme gelmiştir. Azerbaycanlı aydınlar, dil meselesi ile ilgilenmeye başlayarak, dilin gereksiz sözcüklerden temizlenmesini, Türk dilinin fonetik (ses bilgisi) ve morfoloji (yapı bilgisi) özelliklerine uyarlanması maksadı ile Arap alfabesinin ıslahı meselesini ve yazıların tek bir edebi dil normuna göre yazılması problemlerini ön plana çıkarmışlardır. Edebi dil problemi gerçekten de özel bir öneme sahiptir. Bu problemin esasında çağdaş Azerbaycan Türk dili ile olan ilişkiler yer almaktadır. Aydınların çoğu yazılarında edebi dil normlarına riayet ediyorken, bir kısım yazar ise edebi dil yerine yerli lehçeyi kullanmayı tercih etmektedir. Belirtmek gerekir ki, okullarda eğitimin Türkçe yapılmaması ve basın organlarının yokluğu, edebi dil normlarının tüm boyutları ile ele alınıp uygulanmasının önündeki en büyük engel olmuştur. Görüldüğü gibi; devrimden sonra Türkçe yayın yapan basın organları çabucak oluştuğu gibi çabucak kaybolup gitmiştir.
Azerbaycan’da milli hareketin gelişmesi ve giderek derinleşmesi ihtimalinden dolayı korkuya kapılan İrancılık taraftarları, yeni hakim rejim konsepti olan “İslam birliği” fikrini savunanlar devrimden sonra “İran’ın dağılması tehlikesini” bahane ederek karşı hücuma geçmişlerdir. Bu durum devletin milli hareketler sahasında uyguladığı siyasetin sertleşmesinde de kendini göstermiştir. Gelenekçi aydın kuruluşları, “İran’ın birliğini sağlamlaştırmak” için faaliyetlerini dikkate değer derecede genişletmiştir. Bunun bir örneğini; Paniranizmin önder savunucularından Mahmud Efşar-Yezdinin “vakıf” adı ile kurulan teşkilatta oluşturulan güçlü parasal fon ve bu fonun faaliyetlerinde daha net görmek mümkündür. Bu fonun eleştirilmesindeki maksat, fonun programında da yazıldığı gibi, “İran’da Fars dilinin yayılması ve milli birliğin sağlanması” sözünden ibarettir. Fonun yayınladığı eserler arasında N.Natig’in ve M.Mürtezevi’nin Paniranist ruh taşıyan eserlerinin olması bize göre tesadüf değildir.
Çok sayıda basılan bu kitaplar; “İran’ın milli birliğini” tesis etmek için, Azerbaycan’da milli bağımsızlık hareketi ideolojisini şekillendiren bilimsel esasları sarsmak, halkın ana diline olan ilgisini zayıflatmak ve ana dili öğrenmedeki mücadeleyi etkisizleştirme amacı taşımaktadır. Ancak cemiyetin çalışmalarının, Azerbaycanlıların ana dili öğrenmek için verdikleri mücadelede dikkate değer bir etki yaratması olasılığı son derece zayıftır. Türk dilinin kullanım alanlarının genişletilerek milli-edebi bir dil seviyesine yükseltilmesi, Azerbaycanlıların milli olgunluğu ve onların İran’ın sosyal ve siyasi kuruluşlarda elde ettikleri mevki ile yakından ilişkilidir.
Türk dilinin Azerbaycan’da ve Azerbaycanlılar arasında sosyal, siyasi ve kültürel hayatın tüm alanlarında kullanılmasının gerekliliği, birçok aydın tarafından devrim zamanı boyunca ifade edilmiştir. Bize göre bu meselenin çözümünde iki yol karşımıza çıkmaktadır. Türk dili ya özerk Azerbaycan’da ( Doğu, Batı Azerbaycan ve Zencan ) Fars dili ile beraber resmi dil ilan edilir, ya da Azerbaycanlıların ülke coğrafyasında ki yaygınlıkları ve İran tarihi ve medeniyetine olan hizmetleri göz önünde bulundurularak, Fars dili ile birlikte tüm ülkede resmi dil ilan edilir.
[1] Daha geniş bilgi için bkz. E. Abrahamian, “Communism and Communalism in Iran: The Tudeh and the Firgahi-Dimukrat”, International Journal of Middle Est Studies, No 4, 1970, pp. 229-296; ‘‘Ayende’’, 1. yıl, 1925, s. 5-7, 2.yıl s. 559-569.
[2] H. Katibi, Azerbaycan ve Vahted-i Milliye, İran, Tebriz, 1942
[3] Salnameye-amariye-sale-2536-e şahanşahı ,Tahran, 2536
[4] Aynı fikir İran’daki Türk etnik yapısını da kapsıyordu. Bazı İranlı yazarların iddiaları ise Sovyet Azerbaycan’ı ile İran’daki Azerbaycanlılar çeşitli etnik yapılara sahip olduğu şeklindeydi..
[5] M. Mürtezevi, bu kavramlarla birlikte “ Azerbaycan lehçesi” nin de kullanılmasını mümkün görmüştür.
[6] C. Al-Ahmet. Der Hedmet ve Hiyanete Roşenfekran, Tahran, s.310.
[7] C.Al-Ahmet, Tatneşin –haye-boluke-zehra, Tahran, 1958 s.43.
[8] Azerbaycan, no 7, 1983, s.125
[9] S.Behrengi ve B.Dehgani ,”Azerbaycan efsaneleri” kitabının ön sözünde diyorlar ki; “Efsanelerin çoğunluğunu Tebriz ve çevresindeki köylerden toplayabildik. Azerbaycan’ın diğer yerlerinden de rivayetler toplamak isterdik! Bunun da yapılmayacağını kim söyleyebilir ki”
[10] A.Tebrizli, Edebiyat ve Milliyet,
[11] Örneğin M.E.Ferzana bu konuda şöyle diyor : “ Türk- Azeri dilinin Azerbaycan’da revaçta olması uzun zamandır tartışmalara neden olmaktadır. İddialar ne olursa olsun bu dil yüzlerce yıldır bu halkın yürek ve düşünce dilidir” ( M.E.Ferzane , Mebaniye-desture-zebane-Azerbaycan. Tebriz 1344 s.1-2)
[12] Bu konuda bkz. M.Zöhtabi, Anadilimizi nasıl yazalım?, Tahran,
M.Zöhtabi , İran Türkçesi’nin yapısı, 1955,
M.E.ferzane, N.Vezin Pur, Azerbaycan dilinin gramer yapısı, Tebriz,1965, vs.
Qaynaq
Labels:
Azeri,
Dil,
fars,
Güney Azerbaycan,
iran,
Milli,
milliyetçili,
şovenist,
tarih,
Tebriz,
Türk
Tuesday, February 22, 2011
Güney Azerbaycan - Türk Milli Herekatının ana axışı
Güney Azerbaycan Milli Herekatının Ana Axışı
Arif Keskin
Güney Azerbaycan Milli Herekatı ele bir mürekkeb medeni, siyasi ve sosial terkib/kopzisyona sahibdir ki onun esil mahiyetini ve özelliklerini tanımaq ve tanımlamaq çetindir. Milli herekata uzaqdan bir müşahideçi kimin baxdığınızda dağınıq, teşkilatsız, elitadan mehrum, iç ixtilafların derin olduğu, medyadan mehrum (gazete, televzyon, jurnal vb olmadığı.), rehberiyeti olmayan ve herekat içinde öz başınalığın hakim olduğunu düşünebilirsiniz. Bu müşahidenizden yola çıxaraq milli herekatın olmadığını ya da gücsüz ve siyasi seferberliyinin zeyif olduğu iddiasında olabilirsiniz. Ancaq görüntüler her zaman doğruları göstermeyebiler. Uzaqdan gördükleriniz sizi yanlışlığa sevkedebilir. Milli herekatın gerçeyini ve özlüyünü öyrenmek üçün öncelikle gördüyünüz o çürük qabığı söküb atacaqsınız. Sizin yanıldan o çürük qabığın altındakı ağlı ve tecrübeni görünce şaşıracaqsınız. Bir daha özünüze itiraf edeceksiniz ki heqiqet sizin görmedikleriniz ve bilmediklerinizde gizlidir. Sizin baxışınızı çürük qabıq formalaşdırmış. Eslinde insanın dünya görüşünü bilgisi deyil de cehaleti şekillendirirmiş.
Milli herekatın umumi-milli teşkilatları olmasa da milli herekatımıza xodcuş/özlüyünden harmoni hakimdir. Umumi seferberlik ihtiyacı hiss edildiyinde milli herekatın topyekun iradesi eyni noqtede birleşir. Babek qalası himasesinde, 2006 May hadiselerinde, Yaşıl herekatına qarşı ortaq mövgi sergilenmesinde ve traxtor kimin efsanenin yaradılmasında ortaq iradenin oratya çıxması bu olqunun göstercisidir. Milli herekatımızda rehberiyet problemi olsa da milli herekatımıza başıboşluq, aylaqlıq ve serserilik hakim deyil. Tam tersine rasyonalite/eqlaniyet ve mentiq hakimdir. 1997-de Mohemmed Xatemi hakimiyete geldiyinide milli herekatımız o dönemden en yaxşı şekilde faydalandı. O döneme hakim olan Reform goftemanını/söylemini öz milli goftemanı istiqametinde dönüştürdü(istihale). Nisbi olaraq açılan siyasi fezadan nehayet istifade etmeyi bacardı. İranda reform herekatının netice vermeyeceyini ve İran İslam cumhuriyeti reform edilebilir dövlet olmadığnıı ilk anlayan, onu dile getiren ve ondan kesgin xetlerle uzaqlaşan yene milli herekatımız oldu. Milli herekatımız reformculardan ele qoptu ki onların liderliyindeki her tür siyasi herekatdan uzaq durur. Nece ki 1999 oyrenci hadislerine nisbi olaraq qatışan Tebriz, Yaşıl herekatın ortaya çığdığı 2009-dan günümüze sesini çıxartmadı. Milli herekatımız reformcuların İslami demokrasi melğemesinin altında gizlettikleri fars milliyetçiliyi görünce diskindi. Görünüşe aldanmadı ve onun arxasında gizlenen yanlışlığı gördü. Gözel, bezenmiş ve her tür aksesuara (teziant) bürünmüş gelinin “ yalançı gelin” olduğunu anladı.
Bunların hamısını senin o teşkilatısız, dağınıq, lidersiz ve seferberlik gücü olmadığı iddia ettiyin herekat gerçekleştirdi. Burada senin görmediyin veya görmek istemediyin gizli bir irade ve ağıl yoxmu?. Bunların öz-özüne gerçekleşmesi senin üçün heç bir analam ifade etmirmi?. Milli herekatımızın gözelliyi onun derinliyi ve şarşırtıcı yanı olmasındadır.
Güney Azerbaycan Milli Herekatı içinde kolektif/umumi vicdan/şuur yaranıb. Bu vicdan ferdlerin üstünde ve onları yönlendiren güce çevrilmişdir. Umumi vicdan sözü sene soyut/mücerred gelebiler. Emil Durkhaimı xatırladabiler ve hetta senin postmodern siyasi literatürüne ters de görünebiler. Ancaq bir-biriyle teşkilati elaqesi olmayan milyonlarca insanın eyni duyqu, düşünce ve iradeni paylaşması sadece bir tesaduf olabilmez Bir-biriyle üz-üze veya teşikilatı elaqesi olmayan ve hetta bir çox yerde de elaqelerin qopuq olduğu hallarda yene de ortaq duyqu, düşünce ve iradenin paylaşılması anlamlıdır. Demek ki, bütün bu insanları bir-birine bağlayan bir “biz “vardır. Onlar o “bizde” bir-birlerini tapır ve birleşir. “Biz” olgusu eslinde Farslıqdan ve iranlılıqdan özünü ayıran Azerbaycan-türk kimliyinin derunleşmesi demekdir. “Biz” alqısı üstünde telebler, arzular , fursetler, qorxular ve tehlikler belirginlemiş ve özünü ifade etmese de öz nihayi çerçevesini tapmışdır.
Bu insanların “ biz” tanımlarındaki birlikdelikleri onlardan müsteqil olan ve onlara yön veren kolektif vicdan/şuuruı yaradır. Kolektif vicadan milli herekatın ana axışını teyin edir. Güney Azerbaycan Milli Herekatının ana axışı ise umumi ağıl, ortaq irade, xuşünetden uzaq durmaq, demokratik prensiplere uymaq, radikalizmden çekinmek, dünyayla bütünleşmek/entegrasyon ve milli-umumi menfetlerden teviz vermemek kimi ilkeler/prensipler esasında formalaşır.
Güney azerbaycan Milli herekatının ana axışını öyrendiyin zaman uzaqdan dağınıq, teşkilatsız, rehberiyetsiz ve başı boş görsenen herekat gözünde deyişecekdir. Onda göreceksen ki Güney Azerbaycan Milli Herekatı tam anlamıyla modern sosial herekatların özelliklerini daşıyır.
Arif Keskin
Ankara
22 Şubat 2011
Labels:
Azərbaycan,
fars,
Güney Azerbaycan,
iran,
Milli,
milliyetçi,
Türk
Monday, February 21, 2011
Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafouri Türkiye'yi şok etti
Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafouri Türkiye'yi şok etti
Yeteneksizsiniz Türkiyede yarı final yarışamsında Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafouri Türkiyeyi Şok etti.
Özellikle ilk yarışmadada Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafouri tam Türkiye ve iran da bulunan Türk insanini özel yeteneklerile hayran etmişdi ve şaşırmışdı. Acun ilicali adlı aparıcı dakikalarca ayakta kalarak Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafourini alkışladı.
Gerçekten Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafourinin yapdığı şov şimdiye kader yetenek sizsiniz Türkiyede birinci sırada yer alıyor.
Ancak ben kendim bir Urmiye’li, Türk olarak bu şovun sonunda Arif Ghafourinin söyledikleri sözleri heç sevmedim. O zaman ki bir yabanci dilde kendisini ifa etdi. Bunu gösterir ki bu insane yetenklide olsa kendi varlığından yoksundur. Eminim ki iran sınırlarıdna bulunan Türkler ve özellikle Güney Azerbaycan Türkleri bu konuda benimle yakın bir döşüncede olalar!.
Labels:
Arif Ghafouri,
Dil,
Güney Azerbaycan,
iran,
Şov,
Türk,
Türkiye,
Urmia,
Urmiya,
urmiye,
Urumiye
Tuesday, December 14, 2010
Güney Azerbaycan ve Kürt Tarihinden Olaylar
Yazar: RızaTÜRK
Çev: M.O. Tural
Giriş ve Konuya Genel Bir Bakış
Kuşkusuz (Güney) Azerbaycan’ın batısı özel jeopolitik durum, türdeş olmayan nüfus yapısı, dinsel çeşitlilik, yabancı ülkelerin çekişmesi ve yabancı çıkarlarının çakışması, eski bir tarihe sahip olması, zengin yeraltı ve yer üstü kaynakların varlığı, uluslararası kurumlar, yerel devletler ve etnik gruplar tarafından uygulanan yanlış politikalar vb. nedenlerden dolayı çağdaş dünya tarihinde etnik çatışmaların odak noktalarından birisi olmuştur.
Bölge halkının tarihi belleği hala Şeyh Abidullah Şemzinani, İsmail Simitko, Ermeni Cilo’ları ve İslam devrimi esnasında ve sonrasında yaşanmış olan kan dolu acı ve karanlık günlerin hatıralarıyla doludur. Azerbaycan’ın batısı binlerce suçsuz çocuk, kadın ve yaşlı Türk insanının, nasıl insan görünüşlü canavarların hırs ve açgözlülüğüne kurban gittiğini daha unutmamıştır. Savunmasız halk katliamlara uğrayıp, korku ve dehşete sokularak mecburi göçe tabi tutulmuştur. Böylece yerli Türk halkına sağalmaz maddi ve manevi darbeler vurulmuştur.
Batı Azerbaycan çağdaş siyasi tarihi şöyle bir gözden geçirildiğinde bölgedeki etnik çatışmaların bir tarafında her zaman Kürt’lerin bulunduğu görülmektedir. Kürt liderleri yanlış politikalarıyla ve genelde silaha sarılarak hâkim devletlerle olan problemlerini bölge halkına yansıtmış, birçok defa Azerbaycan’da krizlere ve kanlı çatışmalara neden olmuşlar.
Bölge ve dünya gidişatı, özellikle Irak’ta yaşanmakta olan olaylar, bu gelişmelerin İran Kürtleri üzerindeki etkisi ve aşırı Kürt örgütlerinin Batı Azerbaycan’daki endişelendirici gizemli çalışmaları bizi bölgemizdeki geçmişte vuku bulan Kürt ayaklanmaları ve isyanlarını yeniden gözden geçirmeye ve lazım geldiğinde gereğinin yapılmasına sevk etmektedir. Bu makalede Kürtlerin kendisi tarafından yazılan kaynaklar ve diğer güvenilir kaynaklara dayanarak konuya bilimsel bir açıdan yaklaşıp konuyu belgesel olarak ele almaya çalışacağız.
Şeyh Abidullah Şemzinani
Şeyh Abidullah Şemzinani veya Şemzini adı ile bilinen Şeyh Abidullah Nehri, Nakşibendî tarikatının en büyük ruhani liderlerinden ve aynı zamanda bölgenin büyük feodallerinden olan Şey Taha’nın oğlu ve halefi olmuştur. 19. yy başlarında Şeyh Taha öldükten sonra babasının yerine geçerek tarikatın dini lideri konumuna gelmiş ve etrafına çok sayıda mürit toplayabilmiştir. Şey Abidullah’ın ataları Türkiye’nin Hakkâri yöresinden Nehri bölgesine ve oradan da Şemzinan’a göçerek bu bölgeni kendi yaşam ve faaliyetlerinin merkezi haline gelmiştir. Onlar daha sonraki dönemlerde güç kazanma ve devlet kurma hayalleri ile Avrupa devletlerinin de desteğini alarak (Güney)Azerbaycan’ın batı bölgesine kanlı saldırılar düzenlemeye başladılar.
Resmen Osmanlı tebaası olan fakat İran sınırının içinde de birkaç köyü kendi nüfuzu altında tutan Şeyh, Osmanlı topraklarının doğusunda yaşayan Kürtlerin manevi lideri sayılmakta idi. Şey elde ettiği güçten dolayı İran sınırı içinde bulunan köylerin malikiyeti iddiasında bulunmaya başladı. Burada bu noktayı hatırlatmakta fayda vardır ki, o dönemde Sünni Osmanlı ile Şii Kaçar devletleri arasında bir inançsal çekişme devam etmekte idi. O sıralarda Ruslar ve Kaçar devleti ile anlaşamamasından dolayı Osmanlı’dan yana tavır alan İngiltere de aşırı Sünni olan Şeyh’e destek vermekte ve daha doğrusu onu kendi amaçları doğrultusunda maşa olarak kullanmakta idi. 1911 yılında Urumiye’nin dönem valisi Yusuf Han Şucauddevle diğer köylerden olduğu gibi o köylerden de vergi ödemelerini ister. Fakat Şeyh’in müritleri vergi vermekten kaçınır ve böylece devlet güçleri ile Şeyh’in müritleri arasında ilk çatışma meydana gelir. Yalnız bu çatışmada Şeyh’in müritleri yenilir. Bunun üzerine İngiltere ve Osmanlı devleti fırsatı uygun bularak Şeyh’i İran sınırlarına saldırmaya tahrik eder ve bu yönde ona her türlü kolaylık sağlarlar. Bununla beraber Osmanlı devleti diplomatik olarak İran’a baskısını arttırır. Sonuç olarak “Osmanlı’nın Kürt aşiretleri İran toprağına -Azerbaycan’ın batısına- saldırarak Üşnü kenti ve çevre köylerine büyük zarar verdiler.”[1] Burada ilginç bir noktaya değinmemizde fayda olacaktır. Neden aşırı Sünni fanatiği olan Kürt’ler bu gün Sünni Kürt’lerin şehri sayılan Üşnü’ye saldırdılar? Yanıt o dönemde Üşnü’nün Şii Türk’lerin şehri olduğudur. Bu husustan Kürtlerin Azerbaycan topraklarına yapmakta olduğu göç sonucu Azerbaycan’ın batısındaki Kürtleşme sürecinin de boyutlarını görebiliriz.
Devlet güçleri ve yerli Türk halkı Kürt saldırılarının karşısında direnmişler ve o esnada Osmanlı-Rus savaşlarının başlaması sonucu Kürtlerin saldırısı geçici olarak dinmiştir. Daha sonra Şeyh bu kere İngilizlerin para ve desteğini alarak Rusların aleyhinde savaşa girmiştir. Bu çatışmalarda Şeyh kayda değer bir başarı elde edememiş fakat Kürtler halkı yağmalayarak bol miktarda para ve silah ele geçirmişlerdir. Ermeni tarihçi Goryans şöyle yazar: “Rus-Osmanlı savaşları bittikten sonra Şeyh çok miktarda talan malı ile geri döndü. O bol servet ve büyük ün kazandıktan sonra iyice azdı ve büyük hayallere düştü.”[2]
Bu sefer Şeyh biriktirmiş olduğu yeni güçle hükümdarlık ve bağımsız Sünni Kürt devleti iddialarını ciddi şekilde ileri sürdü ve bu doğrultuda düzenleme yapmaya başladı. Bu dönemde Osmanlı devletinin desteğinin azalması da Şeyh’in azmasına başka bir etken oluşturmuştur. Bu gelişmelerin akabinde “Rusya’nın başkonsolosu Mösyö Kerbil 1879 yılında Şeyh’in temsilcilerinin sürekli İran‘a -Batı Azerbaycan arazisine- gelerek oradaki Kürtleri tahrik ettiklerini ifade etmiştir”[3] bu sırada kendi hülyalarını gerçekleştirmek için büyük devletlerin yardımına ihtiyaç duyan Şeyh, Rusya’ya yaklaşmaya çalışmıştır. Fakat Helefin’in yazdığına göre: “Rusya’nın Van konsolosu Kamsamarkan Şeyh’in isteğine olumlu cevap vermemiştir çünkü Rusya Dış İşleri Bakanlığı Kürt’lerin dini liderinin Osmanlı Kürt’leri ile yetinmeyip er geç İran’ın Kürt bölgesine saldıracağından emindi ve bu da Rusya’nın çıkarlarına uymamakta idi.”[4] Rusya’nın yardımından umut kesen Şeyh “1879 yılında Kürt aşiret reislerini Nehri bölgesinde toplayarak özerk Kürt emirliğinin kurulması gerektiğinden bahsetti.”[5] Kurulacak bu emirliğin topraklarını esas olarak Doğu Anadolu ve Batı Azerbaycan toprakları oluşturacaktı. Rus yazar Halefin Kürtlerin operasyon planı hakkında şöyle yazmıştır: “Böylece İran’ın içinde Mamış ve Mengur Kürtleri Şeyh’in Büyük oğlu Şeyh Sadık’ın komutasında Ravandaz bölgesini işgal edip oradan Bağdat’a yöneleceklerdi. Musul ve İmdadiye’nin işgalini Şeyh’in ikinci oğlu Abdulkadir ve Van’ın işgalini de Şeyhin kendisi üstlendi.”[6]
Şu taslağa şöyle bir baktığımızda Şeyh’in ne derece hayalci ve aynı zamanda saldırgan bir kişiliğe sahip olduğunu açık bir şekilde görebiliriz. Görüldüğü üzere amaç bir emirliğin kurulması değil, büyük kısmı Kürtlere ait olmayan topraklarda bir Kürt imparatorluğu, bu günkü ifadeyle “Büyük Kürdistan”ın (bu isimle olmasa bile) kurulması idi. Bu taslak hiç bir zaman hayata geçirilemedi. Siyasetten anlamayan Şeyh, İngiltere ve Osmanlı’nın siyasi oyunlarına kapılarak Osmanlı topraklarından vazgeçip İran –Güney Azerbaycan- topraklarına yöneldi. Sonuç olarak 1880 yılının ut ayında İran’a -Güney Azerbaycan’a- saldırı planı hazırladı. Bu sefer de Abdulkadir’in Tebriz’i, Şeyh’in kendisinin ise Urumiye, Hoy ve Salmas’ı fethetmesi! gerekiyordu. Bu saldırıda Osmanlı ve İngiltere her biri kendi çıkarlarını gözeterek Şeyh’e destek vermekte idi. İngilizler rakip Rusların Anadolu’ya yönelmelerini önlemek ve Doğu Anadolu’daki nüfuzunu pekiştirmek amacıyla, Osmanlı devleti ise İran’la mezhebi rekabetinin dışında, kendi iç güvenliğini sağlaması ve aynı zamanda doğuya yayılma politikası çerçevesinde Şeyh’i kolluyorlardı. Osmanlı devleti aynı zamanda kökten dinci Kürtleri Ermenilerin aleyhinde kullanmak niyetinde idi. Bunların hepsinin ötesinde ise iyice güçlenerek hem Osmanlı hem de İngiltere’ye kafa tutan Şeyh’i yapmacık savaşlara iterek yıpratma politikası yatıyordu. Bu savaşlarda Kürtlerin İngiltere yapımı “Henri Martin” marka silahlar kullandıklarını kaydetmekte yarar görüyoruz.
Herhalde İngilizlerin planladığı bu saldırıda Güney Azerbaycan’ın Soğuk Bulak -bu günkü Farslaştırılmış adı ile Mahabat- kenti Kürt saldırısının odak noktası oldu. Şehrin Türk sakinlerinin büyük bir kıyıma uğradığı bu saldırıya o yörenin Kürt aşiretleri de aktif olarak katılmışlardı. “Onlar mezhep faktörünün etkisiyle ve yağmalardan pay almak umuduyla Şeyh’in peşine takılarak Azerbaycan Türklerine- saldırmışlardı.”[7] Bir Türk kenti olan Soğukbulak da Üşnü’nün kaderine müptela olmuştu. Yerli Türk halkı katledilerek veya mecburi göçe zorlanarak şehrin nüfus yapısı değişime uğratıldı ve sonuç olarak bu gün bölgede ağırlıklı olarak Kürtlerin sakin olduğuna şahidiz.
Soğukbulak’tan sonra sıra Koşaçay’a -bu günkü Farslaştırılmış adı ile Miyandoab- geldi. Kürtlerin Koşaçay’da işledikleri cinayetler diğerlerinden kat kat daha korkunç ve üzücüydü. 11 Eylül 1879 tarihinde Mengur aşiretinin reisi Hamze Ağa ve Abdulkadir Koşaçay’a saldırarak cami ve evleri yakıp, çarşıyı talan ettiler. Soğukbulak –Mahabat- kaymakamlığının hicri 1880 yılında Dış İşleri Bakanlığı’na verdiği rapora göre bu olaylarda 3500 kişi hayatını kaybetmiştir. “Molla Halil ayaklanması ve Rıza Şah’ın fermanının reddi” kitabında kayda alınan bir şiir parçasında Şeyh Abidullah’ın, Kürtlere, Koşaçay’ın ‘Acem’ ahalisinin katli ve şehrin yağmalanmasına dair verdiği emirden söz edilmektedir.”[8] Hacı Seyyah kendi ünlü hatıra kitabında (Haterate Haci Seyyah -Hacı Seyyah’ın Hatıraları-) Koşaçaylı Türklerin Kürtlerce katledilmesini şöyle anlatmaktadır: “Kürtler bir hayli mal çalıp köyler yaktılar. Onlar körpe çocukları havaya fırlatarak aşağıdan kılıçla ikiye parçalayıp “Selli Ala Muhammet” diyorlardı!! Onlar hamile kadınların karnını yırtıp bakire kızları namussuz ettikten sonra öldürüyorlardı. Genç, yaşlı, erkek, kadın demeden herkesi öldürüyor, tarlaları, harmanları ve evleri yakıyorlardı.”[9]
Kürtler Koşaçay’daki –Miyandoab- vahşice katliamdan sonra 18 Aralık 1879 tarihinde Binab kentine saldırmışlar fakat Binab halkının kahramanca direnişi ve devlet güçlerinin yardımı sonucu Kürtler başarısız olup Koşaçay ve Soğukbulak’a geri çekilmişler ve Urumiye’ye saldırmaya hazırlanmaya başlamışlardır. Kürtlerin Azerbaycan’ın batısına saldırmasıyla aynı zamanda İngiltere’nin İran büyük elçisi Tamson’un talimatı ile İngiltere Tebriz konsolosu Mr. Aboat kendi görev bölgesini terk ederek Kürtlere daha iyi yardım edebilmesi için 3 Aralık 1879 tarihinden itibaren Mohammet Sadık’ın komutasındaki Kürtlerin kuşatmasında olan Urumiye’ye gitmiştir. Urumiye kuşatmasında kendisinin bizzat savunma hattında huzuru olan “Ali Han AVŞAR” Mr.Aboat’un Urumiye valisi İkbalüddevle’ye şehrin teslim edilmesi yönünde baskı yaptığını anımsatarak Abot’un söylediklerini şöyle anlatıyor: “Siz deneyimsiz ve hiç askeri eğitim görmeyen 3000 sivil halk ve yıkık kale ile Şeyh’in 30000 kişilik acımasız ordusu karşısında dayanamazsınız.”[10]Elbette İngiltere konsolosu şehir halkını umutsuzluğa sokarak direnişi kırmaya çalışmakta ve Azerbaycan’ın tarihi arazi bütünlüğünü tehlikeye sokmakta yalnız değildi ve bu konuda Amerikalı ve Avrupalı dini misyonerler ona aktif destek sağlamaktalardı. Bunların en aktif ve çalışkanı ise Korkan isimli bir Amerikan doktordu. Şeyh Abidullah’in baş danışmanının Simon adlı bir Ermeni olduğu da ilginç bir hususdur. Gerçi şu Hıristiyan dini misyonerlerin kendilerinin daha sonralar bölgede türettikleri dehşet Kürtlerinkinden hiç de az olmamıştır.
Kürtler ve İngiltere konsolosunun tüm çabaları şehir halkı ve vali İkbalüddevle’nin takdire değer direnişi ile başarısız kaldı ve sonunda birkaç küçük çatışmadan sonra devlet güçleri yetişerek Kürtler Osmanlı sınırına doğru geri püskürtüldüler. Osmanlı topraklarında da uslu durmayan Şeyh, Osmanlı devletice yakalanıp ve Mekke’ye sürgün edildi. Zayıf konuma düştükten sonra İngilizlerce arkası boşatılan Şeyh girdiği kumarda artık kaybetmiş bulunuyordu.
Genel bir değerlendirme olarak Şeyh Abidullah Şemzinani’nin ayaklanması mezhepsel bir ayaklanma olarak nitelendirilebilir, yalnız onun bağımsız Kürt devleti kurma yönündeki çabaları bu ayaklanmaya mezhebsel-etnik bir karakter de kazandırmaktadır. Dikkate değer nokta, Ortadoğu’da, Batı Azerbaycan ve Doğu Anadolu topraklarını kapsayan bir Kürt devletinin kurulmasına Batılı güçlerin özellikle İngiltere’nin verdiği ciddi destek ve hatta kışkırtmasıdır. Şeyh Abidullah’ın neden olduğu katliam ve mecburi göçler Batı Azerbaycan’da özellikle Üşnü, Soğuk Bulak -Mahabat- ve Sakız kentlerinde nüfus dengesini ciddi şekilde Türklerin aleyhinde bozmuştur. Aynı zamanda bu çatışmalar Türklerle Kürtlerin mezhepsel ve etnik ayrılığını daha da derinleştirmiş ve sönmüş olan kineyi yeniden körükleyerek daha sonraki üzücü olaylara zemin ve tarihi bellek hazırlamıştır.
İsmail Ağa SİMİTKO (Simko)
Şeyh Abidullah fitnesi bastırıldıktan sonra Güney Azerbaycan da az buçuk huzura kavuşmuş bulunuyordu ama Şeyh’in geride bıraktığı kötü hatıralar bölgede yeni çatışmalara müsait ortam hazırlamıştı. Sonuç olarak da birkaç küçük çatışmadan sonra yeni bir isyan çıktı. Bu Şıkak aşiretinin reisi İsmail Simitko’nun başlattığı isyandır. Yazımızı çok fazla uzatarak okuyucularımızı yormamak için Simitko isyanına kısaca deyineceğiz.
Tarihi kaynaklarda asi ve eşkıya gibi sıfatlarla vasıflandırılan İsmail Ağa Simitko bir güç düşkünü ve son derece acımasız bir insandı. Onun ayaklanmasının odak noktası Azerbaycan’ın batı bölgesinde yerleşen Kotur ve Çehrik yöreleri olmuştur. İsmail Ağa Simitko isyanında Şeyh Abidullah zamanında temeli atılan Kürdistan devleti kurma yönündeki hülyacılığı devam ettirilmiş, İngiltere, Rusya ve Osmanlı’nın para ve silah yardımı ve son olarak merkezi Tahran yönetiminin zayıflığı sonucu 1918–1922 yılları arasında Batı Azerbaycan yeniden Kürtlerin dehşetine boğulmuş ve yeniden Türk katliamı başlatılmıştır.
Simitko Şeyh’in aksine Ruslarla iyi ilişkiler kurabilmiş bu yüzden de Azerbaycan halkı milli önder Settarhan’ın komutanlığı ile özgürlük ve meşrutiyet devleti uğrunda savaştığında İsmail Ağa ve Kürt atlıları meşrutiyrt düşmanı olan istibdatçılara katılarak Tebriz’in ünlü 11 aylık kuşatmasında katılmıştı. Aynı dönemde Urumiye, Hoy ve Salmas şehirleri ve çevre köyleri Kürtçülerin Kürt milliyetçiliğinin babası olarak gösterdikleri İsmail Ağa’nın zülüm ateşinde yanıyordu. .Dünya Savaşı’nın başlaması simitko’ya silah ve adam toplayarak güç ve nüfuzunu artırmaya fırsat verdi. Diğer yandan o dönemde “Cilo denen bir gurup Ermeni Marşimon adlı keşişin liderliğinde Güney Azerbaycan’da bir Ermeni devleti kurmak peşinde idiler!! Ortak hedef güden Kürtler ve Ermeniler ilk önce birleşerek aralarında ittifak antlaşması imzaladılar. Ama İsmail Ağa kendi müttefikine bile acımayıp onu arkadan kurşunlayarak öldürttü. Bu olay üzerine Kürt Simitko’ya ulaşamayan Ermeniler 1917 yılının Mart ayında halk Nevruz kutlamalarına hazırlanırken Marşimon’un intikamı olarak Urmiye kentini basıp korkunç bir katliam başlattılar. Bu olayda binlerce sivil insanımız katledildi ve böylece Azerbaycan Türkleri Kürtlerin ihanetinin bedelini çok ağır şekilde ödemiş oldu. Binlerce ölü ve sürgün, yanmış evler ve yıkık şehir Azerbaycan topraklarını paylaşmak isteyen iki sersemin ihanetinin bedeli idi. Gerçekten Azerbaycan Türklerinin uğradığı bu korkunç maddi ve manevi zararın sorumluluğu kime aittir?
Her hal-ü karda şu Kürt lideri de selefleri gibi Şekeryazı savaşında yenildikten sonra Türkiye’ye kaçtı ve böylece bıraktığı kötü hatıraları ile birlikte tarihe gömüldü.
Gazi Muhammet Devleti
Simitko’nun kaçışı Rıza Han ve Pehlevilerin iktidara gelmesiyle bir zamanda idi. Bundan sonraki Kürt ayaklanmalarında mezhep faktörü her ne kadar etkin rol oynamışsa da artık ayaklanmalar milli içerik kazanmışlardır. Farslık eksenine dayanan ve katı Fars milliyetçisi olan Pehlevi devletinin, Kürtler de dâhil, Fars olmayan İran etnik ve milliyetlerine uyguladığı aşırı baskı ve milli zulmüm ortaya çıkışı etnik ayaklanmaların daha da milliyetçi tavırlar sergilediğine sebep oldu. Kürtlerin bu baskılara ilk tepkisi 1918 yılında tek model elbise ve Pehlevi şapka yasasına, Mengur aşiretinin reisi “Molla Halil” tarafından gelmiştir. Aynı dönemde “Barzani” Kürtlerinden bir grubu Kuzey Irak’tan İran’a -Güney Azerbaycan’a- girmişler ki halen de bölgede varlıklarını devam ettirmekteler. Barzaniler bölgeye girdiklerinde yaptıkları talanlarla bölgeyi huzursuzlaştırıp, geçici de olsa bir güvensizlik ortamı yaratmışlardı. Barzanilerin Azerbaycan’ın batısına göç etmeleri Batı Azerbaycan’da etnik yapının Kürtler lehinde değişmesi yönünde önemli bir etken olmuştur.
Bu tarihten sonra İran’ın kuzey ve kuzeybatısında Ruslar nüfuzlarını daha da fazla arttırmış ve böylece Kürtler daha da fazla Rus politikalarının etkisi altında kalmışlardır. Pehlevi devleti ile iyi ilişkileri olmayan Sovyetler İran içindeki çıkarlarını yitirmemek için Pehlevilerin tüm zayıf noktalarını kullanmakta idiler. 1930’lu yıllarda Batı’ya kaçarak “K.G.B”nin gizli sırlarını ifşa eden, çok önemli ve yüksek mevkili Rus casusu Jori AĞA BEKOF iki dünya savaşının arasındaki dönemde Rusların Kürt politikaları hakkında şöyle yazar: “1927 yılında Sovyetler devleti Irak, İran ve Türkiye gibi komşu devletlerinde yaşayan Kürtlerin milliyetçilik duygularını kullanarak onları kendisine doğru çekmek ve böylece bu ülkelerdeki Kürt bölgelerini kendi topraklarına katmak amacıyla, toprakları içinde bulunan küçük Kürt bölgesinde bir bağımsız Kürt devleti kurmak kararı aldı.”[11] Daha sonra Ağa Bekof Kürtlerin içinde geniş bir casusluk ağının yaratılmasından ve Kürt aşiret reisleri ile anlaşmaya varıldığından söz ederek şöyle yazar: “ Soğukbulak –Mahabat- bu operasyonun merkezi seçildi”[12] Sovyetlerin açık desteği ile birlikte İngilizlerin kışkırtmaları Kürt ağa ve hanlarının iyice azmasına yol açtı ve daha sonra da Simitko zamanında Irak’a kaçan han ve ağaların geri dönmesi ile Batı Azerbaycan Türklerinin güvenliği yeniden tehlikeye girmiş oldu. Tümüyle silahlı olan Kürtler yeniden yol kesmeye ve talan etmeye başladılar. “Kürt bölgelerinde bir Berno tüfeğinin bir şalvar veya bir çift ayakkabı ile değiş tokuş edildiği”[13] söyleniyordu. İşte bu durumda Kuzey Azerbaycan Komünist Parti başkanı Mir Cafer BAKIROV, bir süredir arkadaşları ile birlikte bağımsız Kürdistan kurmak için örgütlenmeye çalışan Gazi Muhammet’e yönelmiştir. Bakırov Gazi Muhammet’i Bakü’ye davet ediyor, anlaşma yapılmış, Sovyetler Gazi Muhammet’e himayesini bildirmiş ve Gazi Muhammet’e Kürdistan Halk Partisi’ne (J-K Komele) üye olması tavsiye edilerek Kürdistan Demokrat Partisi’nin temeli atılmıştır. O Soğukbulak’a dönükten sonra söylenenlerin aynısını yaptı. Komele partisine girdikten bir süre sonra partinin genel sekreteri veya parti üyelerine göre parti başkanı seçildi. O bir süre sonra Kürdistan Demokrat Partisini kurdu ve Pişeveri’nin Tebriz’de Azerbaycan devletini kurmasından birkaç ay sonra 22 Ocak 1945 tarihinde Mahabat’ta Kürdistan devletini kurdu. O halkın karşına çıkarken üzerinde Sovyetler tarzı üniforma ve başında beyaz sarma Kürt başlığı vardı.
Totaliter kişilikli ve Kürdistan’ın bağımsızlığına tamamı ile inanan Gazi Muhammet, kendisinden önceki Kürt liderlerinin yanlışını tekrar ederek Azerbaycan’ın batısında toprak iddiasında bulundu. Fanatik Kürtlerin eskiden beri peşinde koştuğu “Büyük Kürdistan” iddiası Gazi Muhammet zamanında ciddi şekilde dile getirildi. “Onu Mahabat’ta bürosunda görenler başının üstüne Londra !!! basımı büyük bir Kürdistan haritası asıldığını söylüyorlar. Bu harita tüm İran, Türkiye, Irak ve Suriye’nin Kürt bölgeleri üstelik Sovyet Ermenistanı’nın da bir parçasını kapsamaktadır. Harita bir taraftan İskenderun limanından Akdeniz’e diğer yandan da İran’ın Lorestan ve Huzestan illerinde yerleşen Deştistan, Hendican ve Buşehr kentleri üzerinden Basra Körfezine açılır. Haritaya Erzurum, Erzincan, Kars, Maku, Salmas, Musul ve Uruımiye gibi Kürtlerle hiçbir alakası olmayan şehirlerde dâhil edilmiştir.”[14]
Dönemin en ciddi siyasi ve demokrat Kürt liderinin bile, uygunsuz bir mizaha benzeyen, tarihte hiçbir zaman Kürtlere ait olmayan topraklarda “Büyük Kürdistan” kurmak lafından dem vurmasını görüyoruz. Bu Kürt siyasilerinin fanatik fakat hamlığından dolayı olsun gerek. Söz konusu topraklarda (Batı Azerbaycan, Doğu Anadolu, Kuzey Irak, Batı ve Güneybatı İran ve Kuzeybatı Suriye) Kürtler kendi iddialarına tarihi senetlerde hiçbir kanıt ve iz bulamazken, Türkler, Araplar ve Perslerin (İranlıların) medeniyetlerine yüzlerce tarihi yapıt tanıklık yapmaktadır. Genelde Kürtler “Geztfon’un” üzerinde durduğu “Kerdük”lerin soyundan olduklarını iddia ederler fakat “Th. Nodelke, Hartman ve Visbah gibi büyük doğu uzmanları dilcilik kurallarına esasen Kürtlerin iddialarını doğrulamazlar.”[15] Son zamanlarda ise çok ünlü Ortadoğu tarihçisi S.F.Leman Kerdükler konusuna yeni bir giriş yaparak onların Kürtlerin değil, Gürcü Kerteveli’lerin ataları olduğunu ileri sürmüştür.”[16] Rus bilim adamı N.J.Sar’da (Yafsi okulundan) bu görüşleri onaylayarak Kürtçe’ni Farsça’nın bir şivesi olarak görür ve “Tarih-e Mesudi”yi kaynak göstererek “Kürtlerin ilk başta Arapça konuştuğunu”[17] söyler. Minoreski Arapça’da Kürt sözcüğünün “çadırda oturan” anlamına geldiğini anımsatarak Kürtlerin “dağda oturanlar” olduğunu söyler. “Soy ve fiziksel özellikler açısından yapılan araştırmalara göre ise ilginç sonuçlar elde edilmiştir. Şöyle ki farklı bölgelerin Kürtleri arasında hiçbir uyuşum ve ilişki bulunamamıştır.”[18]
Aslında “Kürdistan sözcüğü ve Kürt adından 12. y.y.’a kadar hiçbir iz görülmemektedir ve sadece büyük Türk hakanı Sultan Sançar zamanında böyle bir eyalet kurulmuştur. “Kürt adını ilk kez Türk kökenli İranlı yazar Kazvinli Hamdullah Mostofi (14. yy.) kendi kitabi “Nezhatul Kulup”ta kullanmıştır.”[19] Ayrıca “Mekri aşiretleri 14. y.y.’da Azerbaycan’da Safevi harekâtının genişlemesi ile İran içinde göç etmeye başladılar”[20] Kürtlerin “kapsamlı Kürdistan tarihi” olarak gördükleri “Şerefname”ye göre “Belbasi, Mudeki, zeydani ve Babeki aşiretleri Osmanlı Sultan Selim döneminde Türkiye’nin Hakkâri yöresinden İran’a geçtiler”[21] ve ondan birkaç yıl sonra da “Dehburki aşiretleri 12.yy. Diyarbakır’dan İran’a girdiler.”[22]
Herhalde Kürtler bu denli karmaşık ve meçhul bir tarihe sahip olmalarına rağmen yakın tarihte her zaman Batı Azerbaycan’daki toprak iddialarını dile getirmişler. Gazi Muhammet zamanında da Kürtlerin bu boş ve yersiz talepleri sadece Türk-Kürt çatışmasını yeniden tırmandırmakla kalmayıp yabancı ellerin bölgede daha da etkin olmasına neden olmuştur. Bu arada bir soru aklımıza takılabilir. Bu gerçeklere karşın Azerbaycan ve Kürdistan devletleri arasındaki diplomatik ilişki nasıl devam edebiliyordu? Bu sorunun cevabını Sovyetlerin o dönemki siyasetlerini incelediğimizde bulabiliyoruz.
Dr. İraj Zogi’ye göre Ruslar 1941 ve 1942 yıllarında, Azerbaycan’da yerleşmiş olan Kürtler, İran ve Türkiye’nin milli birliği aleyhinde tahrik ediyordu yalnız kısa bir süre sonra bu tutumlarını değiştirdiler “çünkü Kürtlerin 1942 yılının baharında Urumiye kentinde türettikleri cinayetlerden sonra, onların saldırganlık ve yıkıcı güçlerinin doğru, ilerde Tahran’a karşı direnişin esas gücünü oluşturacak olan Azerbaycan Türklerine yönelmiş olduğunu fark ettiler. Bundan sonra Sovyet yetkilileri Kürt isyancılara tam destek vermekte bir az çekimser davranıp onları Azerbaycanlı iş birliği yapmaya zorlamaya karar verdiler.”[23]
Gazi Muhammet’in devleti Sovyetlerin İran politikası değişince yıkıldı ve kendisi de 31 Mart 1947’de idam edildi.
Batı Azerbaycan Ve İslam Devrimi’nden Sonraki Olaylar
Gazi Muhammet’in idam edilmesinden sonra Kürtlerde çok az hareket görüldü. Onlar yaklaşık 30 yıllık bir siyasi durgunluk ve çekimserlik kabuğuna girdiler. Bu dönemde yalnızca Tudeh’in (İran Komünist Partisi) güçlenmesi ile onun sosyalist düşüncelerinin etkisi altında kalarak ve Irak Baas Partisinin de desteği ile bir takım örgütsel etkinliklerde bulunuldu ama bu etkinlikler de örgüt oturum ve mitingleri ve birkaç dağınık silahlı çatışmanın ötesine gitmedi. Aslında bu zaman kesitini Kürt parti ve örgütlerinin yeniden yapılanma ve güç toplama dönemi olarak değerlendirmemiz lazımdır.
Bahsettiğimiz bu parti ve örgütler İran İslam Devrimi’nin hemen yarınki günü, uzun zamandan beri küçük bir kıvılcım bekleyen barut deposu gibi patlak verdiler. Ülkenin o günkü olağan üstü durumu ve özellikle, geçen yüz yılda Kürtlerin sürekli akın ve saldırıları sonucu birkaç şehri hemen hemen tamamen Kürtleşen, Batı Azerbaycan’ın hassas vaziyeti, tüm Kürtlerin silahlı olması ve batı Azerbaycan’daki toprak taleplerini yeniden gündeme taşımaları, bölgede durumu gerginleştirip, güvenliksizlik ve silahlı boğuşmalar yeniden bölgeyi sardı.
Burada şunu vurgulamamız gerekiyor ki, Kürt halkının tüm İran halkları ve milletleri ile birlikte krallık rejimine karşı verdiği mücadeleye karşın fanatik Kürt örgütleri etnik milliyetçilik duygularını kullanarak şiddet ve zor yolu ile eski hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyorlardı.
Temelde Marksist-Leninist bir örgüt olan Kürdistan Demokrat Partisi devrimden sonra Dr. Abdurrahman Kasımlu’nun liderliğinde sosyal demokrat düşüncesini esas alarak ve aşırı bir Kürt milliyetçi partisi olarak sahneye çıktı. Aynı zamanda sol Maoist düşünceli yalnız ideolojik zaafları belirgin ve kendisini Kürdistan proltariyasının temsilcisi bilen Kürdistan Emekçiler Partisi (Komele) adlanan başka bir örgütte silahlı mücadeleye girdi.
Devrimden yalnız 8 gün seçtiğinde Kürtler Mahabat -Soğukbulak kenti artık resmen Mahabat adlanıyor- kışlasını zaptettiler. 1980’de düşünce ayrılığından dolayı 7 arkadaşı ile birlikte Demokrat Partisi’nden ayrılan Gani Buluriyan hatıra kitabında şöyle yazıyor: “Kasımlı her an farklı kişilerle temasa geçerek kışlayı zaptetmeyi planlıyordu. O bu konuda bana hiçbir şey söylemiyordu. Ben onun işleri hakkında başka bir kanaldan bilgi alıyordum. Ben ona, daha hiçbir olay çıkmadan biz Kürtlerin Dr. Bazergan’ın geçici hükümetine karşı çıkacağımızın doğru olmayacağını söyledim. Sen Kürt sorununun barış yolu ile çözüleceğine inanıyorsan bu yolu izlememelisin. Kasımlı oranın (kışlanın) şer ocağı olduğu ve dağılması gerektiği cevabını bana verdi. Ben dedim ki; sizin sözleriniz partinin düşüncelerine uymamaktadır. Biz barışa inanıyoruz ve barış yolu ile Kürt sorununu çözmek istemekteyiz. Kendimize sorun çıkaracak eylemlerde bulunmamalıyız. Aynı gün saat 11.30’da kışla silahsızlandırıldı.”[24]
Buluriyan’ın yazılarının asıl önemi Kasımlı ve Demokrat Parti’nin gerçek yüzünü açığa çıkmasındadır. Kasımlı ülkenin o denli hassas durumunda yabancılar gibi davranıp, ordu kışlasını şer ocağı adlandırmıştı. Asıl amacı Kürdistan ve Batı Azerbaycan’a hâkim olmak olan Kasımlı Mahabat kışlasını kendisine bir engel olarak görüyor ve ayrıca kışlanın silahsızlandırılmasını partinin silah ihtiyacının karşılanması için gerekli buluyordu. Mahabat kışlasının silahsızlandırılması daha sonraki Pave, Senendeç, Sakız, Celdiyan kışlası, Sulduz savaşı ve diğerlerine bir ön çalışma sayılmakta idi.
Mahabat olaylarından sonra ve devrimin tam bir ayı tamamlandığında Kasımlı partinin amaç ve istekleri hakkında “Kürt halkı sadece özerklik istiyor”[25] şeklinde açıklama yapmıştı. Onun bu sözü tüm Kürt halkının sözü olmasa da önemli olan husus budur ki halktan ve halkın haklarından bahseden Kasımlı ve partisi devletten istemesi gereken özerkliği Azerbaycan Türklerinin kanını akıtarak elde etmeye çalışmıştır. O Hana -bugünkü Farslaştırılmış adı ile Piranşehr- ve Sulduz’da –Negedeh- Türklere tam bir kıyım yaşatarak Batı Azerbaycan topraklarını Kürdistan’a katmaya çalışmış ve böylece bölgeyi büyük bir dehşet ve gerginliğe itmiştir. İşin ilginç tarafı Kürtlerin milli lideri Kasımlı’nın bu çılgınca davranışlara dini liderleri Şeyh İzzettin Hüseyni de aktif destek vermiş ve hatta bölgedeki etnik-dini boğuşma ateşinin fitilini onlar ikisi birlikte yaktılar dersek hiç de yanılmış olmayız.
Sulduz -Negedeh- çatışmasıKürtler Mahabat -Soğukbulak- kışlasını silahsızlandırdıktan sonra, her türlü savaş teçhizatı ile donatılmış, 20 bin kişilik bir kalabalıkla parti mitingi yapmak için Sulduz’a doğru yola çıktılar. O da nüfusunun sadece beşte biri Kürt olan Sulduz’a!!! Neden Sulduz’un miting yeri seçildiği hayati önem arz eden bir sorudur. Onlar Kürdistan’ın bağımsızlığı doğrultusunda hareket ediyorlardı, yalnız onların kafasındaki Kürdistan ütopik ve hayal ürünü olan bir Kürdistan’dı. Onlar Şeyh Abidullah ve İsmail Simitko’nun stratejik yanlışlarını tekrarlayarak yine de kendilerinden her konuda daha büyük ve daha güçlü olan Azerbaycan topraklarında zor ve şiddet kullanarak Kürdistan devleti kurmaya kalkıştılar. Şehit Çemran’ın söylediği gibi “Negedeh Azerbaycan’ın kapısıdır. Üşnu, Celdiyan ve Piranşehr’e ulaşıp Azerbaycan’ın iç kesimlerine açılmak için Negedeh’e hâkim olmak hayati önem taşır.”[26] Neden Sulduz’a saldırdıkları net olarak karşımızdadır.
Sulduz’lu Türkler Kürtlerin kötü niyetini bildikleri için ve hassasiyet ve gerginliği önlemek için parti yetkililerini mitingi başka yerde yapmaya ikna etmeye çalıştılar. Ebrişemi “Orta Doğu’da Kürt meselesi” kitabında şöyle yazıyor: “Türklerden bazı ulema ve saygın kişiler gelip arabuluculuk yaptılar. Bu silahlı törenin şehir içinde gerçekleştirilmemesi için merkez büro ile temasa geçtiler (daha sonralar Buluriyan da bu olanları onaylamıştır). Buluriyan’ın da tasdik ettiği üzere Sulduz’lu Türkler merkez büroya bir mektup yazarak Sulduzluların gidişattan endişe duyduklarını ve silahlı törenin kentin içinde değil, dışında yapılmasını istediklerini partiye ilettiler”[27] Sulduz –Negedeh- Türklerinin bu çabalarının hiçbir yararı olmamıştır. Kasımlı ve hatta Molla Saleh (Sulduz Kürt camisinin imamı) kentin boşaltılması ve teslim edilmesi gerektiğini not etmişler. Kürtlerin bu isteği kesin bir hayır cevabı ile karşılaşmıştır. Herhalde Kürtler kente girmiş ve şehir stadında toplanmışlar. Gelişmelerin devamında, bir merminin patlaması üzere Kürtler stattan dışarı dökülmüş ve halkın üzerine ateş açmaya başlamışlar. Savunmaya hazırlıklı olan Türkler ise kendilerini savunmuşlar. Türkler şehir merkezindeki “Kale Başı” tepesini ele geçirerek duruma hâkim olmuşlar fakat Kürtlerin sayıca üstün oldukları Türklerde ağır kayba yol açmıştır. Bu savaşta çok sayıda suçsuz çocuk, kadın ve yaşlı Türk Kürt’lerce katledilmiştir. Üç günlük sürekli çatışmadan sonra Azerbaycan’ın korkmaz ve cesur savaşçı ve din adamı Hücetülisalm Hasani Urumiye radyosundan bir bildiri yayınlayarak halkı savaşa ve Kürt fitnesini defetmeye çağırmıştır. Bildirinin yarınki günü Hasani Azerbaycan’ın diğer bölgelerinden de gelen gönüllülerle birlikte Sulduz’a girmiştir. Dört günlük kızgın bir savaş ve her iki taraftan da yüzlerce insanın ölmesinden sonra ordu güçleri bölgeye girmiş ve böylece Kürtler kesin bir yenilgiye uğrayarak kaçmak zorunda kalmışlar. Hasani Kürtlerle bir haftalık savaş hatıralarından şöyle anlatmıştır: “Yarınki günü öğlen vakti iki evden görüş yaptım. 11 kişinin bir evde kesilmiş başını gördüğümde çok etkilenmiştim. Üç yaşındaki kız çocuğunun da başını kesmiş ve çivi ile annesinin göğsüne çakmışlardı. Öldürülenlerin arasında yaşlılarda vardı. Başka bir yerde 22 kişiyi asmışlardı. Bir gencin baltayla doğranmış cesedi de beni çok sarsmıştı. Bu cinayetleri yapanlar demokrat oluklarını iddia eden adamlardı.”[28]
Kürtler bu sefer de çok büyük bir yanlışlık yapmışlardı. Onlar suçsuz halkı katletmekle iç yüzlerini bir kez daha göstermişlerdi. Sulduz savaşı şehir halkı ve gönüllülerin yardımıyla, İran arazi bütünlüğü bozmak ve Azerbaycan topraklarını sahiplenmek isteyen Kürtlere bir bataklığa dönüşse de bu savunma Azerbaycan Türklerine çok pahalıya mal olmuştur.
İkinci Sulduz olayı devrim muhafızlarından olan bir grup gönüllü gencin Kürtlerin saldırısına uğraması ile meydana geldi. Bu olayda dönemin Negedeh devrim muhafızları komutanı şehit Ali Elmi komutasındaki bir grup gönüllü genç Celdiyan kışlasından şehre dönerken Kürt köyü olan “Garna” köyünde Kürtlerin pususuna düşmüş ve hepsinin başı kesilerek öldürülmüşler. Olaydan yaralı kurtulan bir gönüllü kendisini şehre yetiştirmiş ve olanları anlatmıştır. Haber üzerine şehir halkından bir grubu olay yerine gitmiş ve olay yerinde yeniden çatışma olmuştur. Bu sefer de köyün peşmergeleri teslim etmemesi nedeni ile halk köyü basmıştır. Ne yazık ki Garna olayı Kürtler tarafından çarpıtılarak anlatılmaktadır. Onlar olanların sadece ikinci kısmını anlatıyor ve olayın zaten neden çıktına göz yummaktalar. Garna olayında sürecin geçmişini de dikkate almak lazım. Gerçekten Azerbaycan topraklarını bölerek oralarda kendilerine devlet kurmak isteyen Kürtler değil miydi? Ve hakikaten Azerbaycanlılar her zaman sadece kendilerini savunmadılar mı?
Kürtlerin Sulduz’a saldırdıkları Kürt siyasilerinin çoğunluğu tarafından itiraf edilmiştir. Dönemin parti genel sekreteri olan Abdullah Hasanzade “yarım Asır Mücadele” kitabının ilk cildinde “parti yetkililerinin Negedeh faciasında yanlış yaptığını ve korkunç bir tuzağa düştüklerini”[29] yazmıştır.
Kürtlerin fitnesi kalktıktan sonra kentten kaçan yerli Kürtler yeniden kente geri döndüler. Sulduz halkı onları kabul edip yaptıklarına göz yumarak barış ve karşılıklı anlayış yolunu seçti. Ama Kürtler Hana-bugünkü Farslaştırılmış adı ile Piranşehr- gibi çoğunluk sağladıkları Azerbaycan şehirlerinde böyle davranmayıp özellikle Hana şehrinde kaçmak zorunda kalan bir hayli yerli Türk’ü kabul etmekten imtina ettiler. Böylece Hana’nın –Piranşehr- nüfus yapısı tamamı ile Kürtleşti.
1981 yılında İran-Irak savaşı başladıktan sonra bölgede Hamze Seyülşüheda askeri karargâhı kuruldu ve bu nedenle de “yurt içinde tutunamayan Kürt örgütleri Irak topraklarına çekilmek zorunda kaldılar.”[30] Yalnız bu geri çekilme Kürt fitnesinin aşımlaş olması demek değildi. Demokrat ve Komele partileri savaşın son yıllarına kadar bölgede varlıklarını devam ettirdiler ve birçok terör eylemi ve gerilla saldırıları gerçekleştirdiler. Bu eylemlerin en çok bilineni Azerbaycan bölge kolordu komutanı General Emini’nin de şehit edildiği “Darlek” olayı idi.
Kürtlerin Azerbaycan’da neden olduğu huzursuzluk birçok yönden Türk halkına ağır zararlar vermiştir. Onların sayesinde Batı Azerbaycan bölgesinin ekonomik gelişimi sekteye uğramış, özel ve devlet yatırımlarında ciddi bir düşüş yaşanmıştır.
Her halde İran-Irak savaşı bittikten sonra huzur ve güvenlik Batı Azerbaycan’a geri dönmüş yalnız bu huzur 1991 yılında Körfez Savaş’ı ve Saddam’ın Kuzey Irak Kürtlerine saldırmasıyla Batı Azerbaycan’a yeniden akın eden Kürt mültecilerin girişi sebebi ile tekrar sarsılmıştır. Batı Azerbaycan Türk’ünün Kürtler hakkında iyi şeyler anımsamadığından dolayı endişe duyması gayet doğaldı. Ama yene de haddinden fazla merhametli ve konuksever olan!! Azerbaycan Türkleri Kürt mültecileri barındırıp, onları kendi himayelerine aldılar. Urıumiye ve Sulduz gibi her zaman Kürtlerin saldırı ve zulmüne uğrayan kentlerde birçok Türk ailesi barksız kalan Kürtleri kendi evlerinde barındırdılar. Ben şahsen Sulduz’da en az bir Kürt ailesini barındırmayan çok az aileye rastladım. Ama işin ilginç tarafı, Saddam’ın Kuveyt’e yaptığı saldırı yenilgiye uğradıktan sonra bu mültecilerin büyük kısmı kendi yurtlarına geri dönmediler ve birçoğu İran vatandaşlığına geçtiler. Böylece aniden bölgede bir daha Kürt nüfusu önemli ölçülerde arttı ve nüfus dengesi bir az daha Türklerin aleyhinde değişti. (Bazı gayri resmi kaynaklara göre son dönemlerde İran’ın Batı Azerbaycan ilinin genelinde Kürt nüfusu %35 ila %40 oranına çıkmıştır. Fakat bu verilerin Kürtler tarafından abartılarak ortaya atıldığı sanılmaktadır). Batı Azerbaycan’ın Urumiye, Hoy, Salmas, Sayın Kale –Şahin Dej-, ve Koşaçay –Miyandab- gibi nüfusunun kesin çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu kentlerine bu dönemde çoğunluğu Barzabi aşiretine mensup olan birçok Kürt ailesi yerleşti.
Savaş bittikten sonra Kürt bölgelerinden Batı Azerbaycan kentleri özellikle Urumiye’ye büyük bir göç başladı ve bu göç akımı halen de devam etmektedir. Öyle ki şu anda Türkiye ile İran -Güney Azerbaycan- sınırındaki köylerin birçoğu Kürt köyü haline gelmiştir. Bu göçlerin ekonomik nedenlerden dolayı gerçekleştiğini savunanlar da büyük bir yanılgı içindeler. Bu göç akımının neden ekonomik açıdan Batı Azerbaycan’dan kat-kat daha üstün olan Doğu Azerbaycan ili veya ondan da çok daha zengin olan Fars bölgelerine yönelmediği ciddi biçimde kafa karıştırmaktadır. İran içinde göçlerin genelde ekonomik nedenlerle olduğu bir gerçektir ama Kürtlerin Batı Azerbaycan’a gerçekleştirmekte olduğu büyük göç akımının ekonomik nedenlerden dolayı olduğu yönünde mantık yürütmek kesinlikle gerçekleri çarpıtmaktan sonra hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü Batı Azerbaycan ili zaten gelişmişlik düzeyi olarak 28 il arasında 27.ci sırada yer almaktadır ve İran devletinin merkeziyetçi politikaları sayesinde birkaç küçük sanayi birimi dışında bölge halkı tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. (Bu gerçek kendisi İran Devletin Fars olmayan halklara karşı ayrımcı davranışının bir kanıtıdır). Bize göre bu göçlerde ekonomik nedenlerden daha fazla siyasi amaçlar gözetilmektedir. Bizce Kürtler bu göçlerle Bat Azerbaycan’ın nüfus yapısını değiştirerek bu topraklardaki iddialarını yasal zemine oturtmak niyetindeler. Nitekim geçen yıllarda bazı Kürt aydınları cumhurbaşkanı Hatemi’ye mektup yazarak Batı Azerbaycan ilinin güney kesiminde ki Kürtleşmiş şehirlerin Azerbaycan’dan ayrılarak “Mekriyan Kürdistanı” adlı, Mahabat merkezli bir il oluşturulmasını istemişlerdi. Bu konu bir ara ciddi şekilde medya ve hatta devletin iç çevrelerinde tartışıldı. Yalnız Kürtlerin sadece il olmakla yetinmeyecekleri daha şimdiden belli. Onların uzun vadede çok daha tehlikeli amaçlar gütmediklerini kim garanti edebilir ki?
Bölgede Kürtlerin yarattıkları huzursuzluğun bir yeni safhası da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın tutuklanması ile baş gösterdi. Türkiye Cumhuriyeti’nde 30 bin Türk vatandaşının ölümüne sebep olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal arazi bütünlüğünü tehlikeye sokan ve uluslar arası platformda terörist örgüt olarak tanınan PKK örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın (APO ismi ile de bilinmektedir) Türk güvenlik güçlerince yakalanmasını takiben “1998’in baharında Urumiye ve Senendeç şehirlerinde kargaşa çıktı”[31] Türkiye’de bir teröristin yakalanmasının İran Kürtlerine ne alakası olduğu da hoş bir husustur. Elbette bu kargaşalarda bazı vatandaşları tahrik ederek bölgenin huzur ve refahını bozmak isteyen bazı eller de vardı. İşte bunlardan birisi Senendeç’in İslami Şura Meclisi’ndeki milletvekili Bahaettin Edeb’di. Edeb mecliste 22 Şubat 1998 tarihli olağan konuşmasında “ülkenin Dış İşler Bakanlığını Türkiye ile olan diplomatik ve ekonomik ilişkilerinin yeniden gözden geçirmeye çağırdı. Ebrar gazetesinin parlaman muhabirinin haberine göre mühendis Bahaettin Edeb dün meclisteki olağan konuşmasında tüm İran ve diğer ülkelerde yaşayan Kürtlerden Öcalan’ın serbest bırakılması için yasal!! protestolarını devam etmelerini isteyip onları Türk mallarını almamaya çağırdı.”[32] Bu sözler ve görüşler altıncı İslimi Şura Meclisi’ndeki Kürt fraksiyonunun başkanına aittir. Bu fraksiyonun yaptığı diğer işlerden dolayı da ağır eleştiriler yönelmiştir. Özellikle meclis seçimleri sırasında bu fraksiyonun bazı üyelerinin Uruımiye, Sulduz, Hoy ve Salmas şehirlerinde yaptığı bazı görüşmelerle ilgili sorular hala cevapsız kalmıştır. Edeb daha sonralar mecliste açıkça Urumiye’nin bir Kürt şehri olduğunu dile getirmiştir. Onun bu ilginç keşfi!! Azerbaycan’da ciddi tepkilere sebep olmuştur. Bunu bağlamda devrim önderinin il temsilcisi Hüccetülislam Hasani Urumiye’nin Cuma namazı konuşmasında Edeb’i sertçe kınayarak Kürtlerin Urumiye’yi sahiplenmek peşinde olduğunu ve burayı gelecekte kurmak istedikleri Büyük Kürdistan devletine başkent yapmak istediklerini fakat Allah’ın yardımı ve Azerbaycan halkının gayreti ile bu başaramayacaklarını ifade etmiştir. Gerçekten de İslami Şura Meclisi’nin Kürt milletvekillerinin Batı Azerbaycan kentlerinde ne işi olabilir ki? Bu sayın milletvekilleri Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra da Kuzey Irak hakkında buna benzer girişimlerde bulunmuşlardı ki bizim konumuzun kapsamı dışında kaldığı için onlardan söz etmiyoruz.
Kürtlerin –İran Kürtlerinin- bu sevdadan hala vazgeçmedikleri gayet açıktır. Onların amacı sadece anayasanın 15. ve 19. maddelerinde verilen hakların alınması olsa tabi ki kimsenin itirazı olmayacaktır. Ama Kürtlerin kendi yazdıkları ve söyledikleri bunun tersini göstermektedir. Nitekim Senendeç’te -İran Kürdistan ilinin merkezi- yayınlanan ve sorumlu müdürü de il yetkililerinden olan “Abider” dergisinin başlığı altındaki logo şeklinde basılan haritanın bazı Türk şehirlerini de içine alması ciddi şüpheler uyandırmıştı. Veya Kürtçe yayınlanan “Aşti”(Barış) dergisinde Kürt şarkıcı Mazhar HALİKİ ile yapılan bir repörtajda Haliki’nin “üstat İran’a ne zaman geri döneceksiniz?” sorusuna “Çaldıran’dan İlam’a kadar bütün Kürt’lerin birleştiğini gördüğüm zaman” şeklindeki cevabı aynen yayınlanmıştır. Aynı dergi 14 Aralık 2004 tarihli sayısında Türkiye Cumhuriyet’i ve hatta İran’ın arazı bütünlüğünü tehlikeye sokan PKK terör örgütünün ölülerini “şehit” diye hitap etmiştir. Kürtçe yayınlanan “Anahid” dergisi ilk sayısında “Azerbaycan Kürtlerin eski yurdu” başlıklı bir makalede temelsiz toprak iddialarında bulunmakla yetinmeyip Türklere hakaret etmiştir.[33] Bu örneklerin sayısını arttırabiliriz. Bu yasal ve izinli dergilerde yayınlanan yalan ve kışkırtıcı yazların bağlamında önemli olan nokta ilgili yetkililerin kayıtsızlığı ve yasal işlemlerde bulunabilirken her hangi bir tepki göstermemesidir.
Sonsöz ve Genel Değerlendirme
Yukarıda bir kısmını aktardığımız Kürt siyasi tarihinin incelemesiyle Kürtlerin genelde kendi isteklerini diyalog ve barış yoluyla değil silah ve şiddet yolu ile elde etmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Bu yanlış eğilim Kürtlerin yalnız kendilerine ağır zararlar vermekle kalmayıp çoğu zaman Azerbaycan Türklerine de büyük can ve mal kayıpları mal etmiştir ama her zaman sonunda yenilen ve kaçmak zorunda kalan Kürtler olmuşlardır. Azerbaycan ve özellikle onun batı kısmına her zaman açgözlülükle bakan Kürtler, İngiltere, Rusya, Amerika ve belli bir dönemde Irak Baas Partisinin yardım ve desteği ile her zaman Azerbaycan’da etnik çatışmaların bir tarafı olmuşlar. Büyük güçler her zaman Kürt’leri maşa gibi kullanarak Orta Doğu bölgesinde onların aracılığıyla kendi çıkarlarını korumaya veya nüfuz havzalarını genişletmeye çalışmışlar. Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu İslam Dünyası’nda yayılması için Kürtlerin aşırı din duygularını kullanmış daha sonra İngiltere bölgede etkinliğini korumak ve Hindistan’ın yolunu elde tutarak oraya zarar verdirmemek için Kürtleri yanına çekmiştir. Bu bağlamda Arabistan Lauransı’nın Orta Doğu’da ve özellikle Kürtlerin arasında bulunarak yaptığı işler kendi başına bir araştırma konusudur. Deli Petro zamanından beri kâh Anadolu ve kâh Azerbaycan ve İran üzerinden sıcak denizlere inme sevdasında olan Rus’lar da bayağı bir zamanlar Kürtleri kullanmışlardır. En son ise Irak Baas Partisi eski İran Şahı ile olan sınır probleminden dolayı ve bir sonraki dönemde İran-Irak savaşı esnasında Kürtleri İran’ın aleyhine kışkırtmış ve İran’ın başına birçok dert açmıştır ama işin ilginç tarafı bu parti gerekli gördüğünde acımasız bir şekilde ister kendi vatandaşı Kürtlere ister İran Kürtlerine kırıcı darbeler indirmiştir. Şimdi ise Kürtler demokrasi sloganı ile Irak’a sokulan Amerika’nın aleti durumuna gelmişler. Bu arada her zaman göçe hazır olan Kürtler, ellerine geçen fırsatı yene de Türklerin aleyhinde kullanarak bir Türk kenti ve aynı zamanda petrol zengini olan Kerkük’e aynen Batı Azerbaycan’da yaptıkları gibi büyük göçler gerçekleştirerek bu öz be öz Türk vatanını ele geçirmeye çalışmaktalar. Ortada açık bir gerçek vardır ki, Kürtler ister Azerbaycan’da, ister Anadolu’da ve ister Irak’ta her zaman Türkleri ciddi zorluklarla karşı karşıya getirmiş ve Türklere sağalması zor ve hatta imkânsız yaralar açmışlar. Bunların en ağır ve şiddetlilerine ise gereğinden fazla konukseverlik yapan! Batı Azerbaycan Türkleri katlanmak zorunda kalmışlar.
Kürt ayaklanmalarının hepsinin ortak noktası Batı Azerbaycan’da toprak talebi ve Büyük Kürdistan iddiaları olmuştur. Şey Abidullah Şemzinani ve İsmail Simitko siyasi bilgilerinin yetersizliğinden dolayı bu kavramı kullanmasalar da kuşkusuz Batı Azerbaycan’da Türklere yaptıkları toplu kıyımlar bu doğrultuda olmuştur. Bu yanlışı Kürt tarihinin en entelektüel ve becerikli lideri Gazi Muhammet bile yapmıştır. Kürtlerin her zaman yaptıkları iki yanlış vardır. Brizcisi silaha sarılıp şiddet ve terör yoluna gitmeleri ikinci ise Türk Milleti’nin şeref ve namusu olan toprağına göz dikmeleridir. Şüphesiz bunların hiç birisinin Kürtlere tatlı sonuçları olmayacaktır.
Kürt milliyetçilerinin altın devirlerini yaşadıkları bir gerçektir. Dünya ve bölgedeki politik süreç özellikle Irak’taki karmaşık durum ve Kürtlerin elde edebildiği imtiyazlar, diğer yandan da İran devletinin iç politikası Kürtlere, akıl ve mantık çerçevesinde davrandıkları, tarihi ve güncel gerçekleri göz önünde bulundurdukları durumda çok büyük başarılar elde edebilecekleri değerli bir fırsat yaratmıştır. Yalnız geçmişteki gibi akıl ve mantığı bir kenara bırakıp yene de Batı Azerbaycan ve diğer Türk topraklarında hak iddia ederlerse kendilerini acı bir sonuç bekleyecektir.
Bu arada Türk ve Kürt aydınları karşılıklı saygı ve anlayış ortamında ve kendi haklarına yetinerek ortaya çıkabilecek problemleri çözebilir hatta İran genelinde ortak çalışmalar yaparak büyük başarılara imza atabilirler. Ne de olsa İran çerçevesinde Türklerle Kürtlerin bir takım ortak problemleri vardır. Bu noktaya geldiğimizde başka birçok önemli noktanın da altını çizmeden geçemeyeceğiz. İran içinde Türklerle Kürtlerin veya her hangi iki millet ya etniğin didişmesinden sadece ve sadece Fars şovenistleri kar edeceklerdir. İster Türkler ister Kürtler ister diğer İran halkları artık, önemli ölçüde iktidarı tekeline geçirmiş Fars şovenistlerinin karşısında, mağdur halklar olduklarını anlamalılar. Bu arada özellikle Güney Azerbaycan Türk aydınları Kuzey Azerbaycan’daki Karabağ faciasından ders almalı ve şimdiden gereken önlem ve tedbirleri almalılar.
*Bu makale Güney Azerbaycan’ın Sulduz –Negedeh- kentinin Özel İslami Üniversitesinde, Türk Öğrenciler tarafından Azerbaycan Türkçesi ve Fars dillerinde yayınlanan, Çenli Bel Öğrenci Dergisi’nin özel sayısından alınmıştır.
[1]Ozae Siyasiye Kordestan az 1258 ta 1325 (Krdistan’ın siyasi durumu 1879’dan 1946’ya kadar), Mocteba BORZUYİ, Fekre No yayınları, 1. bası, kış 1999, s.57
[2]Resaleye Giyame Şeyh Abidullah (Şeyh Abidullah ayaklanması mecmuası), Ali Han Avşar (Avşar tarihinden), s.24
[3]Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.24
[4]Aynı kaynak, s. 61
[5] Aynı kaynak, s.61
[6] Aynı kaynak, s.62
[7]Aynı kaynak, s.77
[8] Aynı kaynak, s.77
[9] Tarih ve Coğrafiyaye Miyandoab (Koşa Çay’ın-Miyandoab- tarih ve coğrafyası), Cemşid MEHBUBİ, Pervin yayınları, s.135
[10]Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.67
[11]Aynı kaynak, s.266
[12]Aynı kaynak, s.267
[13]Aynı kaynak, s.272
[14] Aynı kaynak, s.295
[15] Kord ve Kordestan (Kürt ve Kürdistan), Vasili NİKİTİN, Nilüfer yayınları, 1. bası, s.35
[16] Aynı kaynak, s.35
[17] Aynı kaynak, s.55
[18] Aynı kaynak, s.66’dan 73’e
[19] Aynı kaynak, s.75
[20] Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.38
[21]Şerefname, Emir Şerefhan Bitlisi, Elmi yayıncılık, s.470
[22] Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.40
[23]İran ve Godrethaye Bozorg Der Cenge Cehaniye Dovvom (2. Dünya savaşında İran ve büyük güçler), Dr.İraj ZOGİ, Pjenk yayınları, 2.bası, s.140
[24] Çeşmendaz politik-stratejik dergi, Mart 2005, s.21
[25]Haşemi ve Engelab (Haşimi ve devrim), Mesud REZEVİ, Hemşehri yayıncılık, 2.bası, s.285
[26]Kordestan (Kürdistan), şehit Çemran, 7. bası, İslami Kültür yayınları, s.39
[27] Çeşmendaz politik-stratejik dergi, Mart 2005, s.23
[28]Keyhan gazetesi, Hüccetülislam Hasani ile söyleşi, 8 Mart 2002
[29]Çeşmendaz politik-stratejik dergi, Mart 2005, s.23
[30] Tehevvolate Gomi Der İran (İran’da etnik gelişmeler), Dr. Mocteba MEGSUDİ, 1. bası, s.306
[31] Aynı kaynak, s.313
[32] Ebrar gazetesi, 24 Şubat 1998tarihli sayı
[33] Çenli Bel Öğrenci dergisi, 2.say, s.19
XVI. Yüzyılda Anadolu Kitapçılık Sanatının Gelişmesinde Güney Azerbaycanlıların Katkısı
Kaynak:
Çev: M.O. Tural
Giriş ve Konuya Genel Bir Bakış
Kuşkusuz (Güney) Azerbaycan’ın batısı özel jeopolitik durum, türdeş olmayan nüfus yapısı, dinsel çeşitlilik, yabancı ülkelerin çekişmesi ve yabancı çıkarlarının çakışması, eski bir tarihe sahip olması, zengin yeraltı ve yer üstü kaynakların varlığı, uluslararası kurumlar, yerel devletler ve etnik gruplar tarafından uygulanan yanlış politikalar vb. nedenlerden dolayı çağdaş dünya tarihinde etnik çatışmaların odak noktalarından birisi olmuştur.
Bölge halkının tarihi belleği hala Şeyh Abidullah Şemzinani, İsmail Simitko, Ermeni Cilo’ları ve İslam devrimi esnasında ve sonrasında yaşanmış olan kan dolu acı ve karanlık günlerin hatıralarıyla doludur. Azerbaycan’ın batısı binlerce suçsuz çocuk, kadın ve yaşlı Türk insanının, nasıl insan görünüşlü canavarların hırs ve açgözlülüğüne kurban gittiğini daha unutmamıştır. Savunmasız halk katliamlara uğrayıp, korku ve dehşete sokularak mecburi göçe tabi tutulmuştur. Böylece yerli Türk halkına sağalmaz maddi ve manevi darbeler vurulmuştur.
Batı Azerbaycan çağdaş siyasi tarihi şöyle bir gözden geçirildiğinde bölgedeki etnik çatışmaların bir tarafında her zaman Kürt’lerin bulunduğu görülmektedir. Kürt liderleri yanlış politikalarıyla ve genelde silaha sarılarak hâkim devletlerle olan problemlerini bölge halkına yansıtmış, birçok defa Azerbaycan’da krizlere ve kanlı çatışmalara neden olmuşlar.
Bölge ve dünya gidişatı, özellikle Irak’ta yaşanmakta olan olaylar, bu gelişmelerin İran Kürtleri üzerindeki etkisi ve aşırı Kürt örgütlerinin Batı Azerbaycan’daki endişelendirici gizemli çalışmaları bizi bölgemizdeki geçmişte vuku bulan Kürt ayaklanmaları ve isyanlarını yeniden gözden geçirmeye ve lazım geldiğinde gereğinin yapılmasına sevk etmektedir. Bu makalede Kürtlerin kendisi tarafından yazılan kaynaklar ve diğer güvenilir kaynaklara dayanarak konuya bilimsel bir açıdan yaklaşıp konuyu belgesel olarak ele almaya çalışacağız.
Şeyh Abidullah Şemzinani
Şeyh Abidullah Şemzinani veya Şemzini adı ile bilinen Şeyh Abidullah Nehri, Nakşibendî tarikatının en büyük ruhani liderlerinden ve aynı zamanda bölgenin büyük feodallerinden olan Şey Taha’nın oğlu ve halefi olmuştur. 19. yy başlarında Şeyh Taha öldükten sonra babasının yerine geçerek tarikatın dini lideri konumuna gelmiş ve etrafına çok sayıda mürit toplayabilmiştir. Şey Abidullah’ın ataları Türkiye’nin Hakkâri yöresinden Nehri bölgesine ve oradan da Şemzinan’a göçerek bu bölgeni kendi yaşam ve faaliyetlerinin merkezi haline gelmiştir. Onlar daha sonraki dönemlerde güç kazanma ve devlet kurma hayalleri ile Avrupa devletlerinin de desteğini alarak (Güney)Azerbaycan’ın batı bölgesine kanlı saldırılar düzenlemeye başladılar.
Resmen Osmanlı tebaası olan fakat İran sınırının içinde de birkaç köyü kendi nüfuzu altında tutan Şeyh, Osmanlı topraklarının doğusunda yaşayan Kürtlerin manevi lideri sayılmakta idi. Şey elde ettiği güçten dolayı İran sınırı içinde bulunan köylerin malikiyeti iddiasında bulunmaya başladı. Burada bu noktayı hatırlatmakta fayda vardır ki, o dönemde Sünni Osmanlı ile Şii Kaçar devletleri arasında bir inançsal çekişme devam etmekte idi. O sıralarda Ruslar ve Kaçar devleti ile anlaşamamasından dolayı Osmanlı’dan yana tavır alan İngiltere de aşırı Sünni olan Şeyh’e destek vermekte ve daha doğrusu onu kendi amaçları doğrultusunda maşa olarak kullanmakta idi. 1911 yılında Urumiye’nin dönem valisi Yusuf Han Şucauddevle diğer köylerden olduğu gibi o köylerden de vergi ödemelerini ister. Fakat Şeyh’in müritleri vergi vermekten kaçınır ve böylece devlet güçleri ile Şeyh’in müritleri arasında ilk çatışma meydana gelir. Yalnız bu çatışmada Şeyh’in müritleri yenilir. Bunun üzerine İngiltere ve Osmanlı devleti fırsatı uygun bularak Şeyh’i İran sınırlarına saldırmaya tahrik eder ve bu yönde ona her türlü kolaylık sağlarlar. Bununla beraber Osmanlı devleti diplomatik olarak İran’a baskısını arttırır. Sonuç olarak “Osmanlı’nın Kürt aşiretleri İran toprağına -Azerbaycan’ın batısına- saldırarak Üşnü kenti ve çevre köylerine büyük zarar verdiler.”[1] Burada ilginç bir noktaya değinmemizde fayda olacaktır. Neden aşırı Sünni fanatiği olan Kürt’ler bu gün Sünni Kürt’lerin şehri sayılan Üşnü’ye saldırdılar? Yanıt o dönemde Üşnü’nün Şii Türk’lerin şehri olduğudur. Bu husustan Kürtlerin Azerbaycan topraklarına yapmakta olduğu göç sonucu Azerbaycan’ın batısındaki Kürtleşme sürecinin de boyutlarını görebiliriz.
Devlet güçleri ve yerli Türk halkı Kürt saldırılarının karşısında direnmişler ve o esnada Osmanlı-Rus savaşlarının başlaması sonucu Kürtlerin saldırısı geçici olarak dinmiştir. Daha sonra Şeyh bu kere İngilizlerin para ve desteğini alarak Rusların aleyhinde savaşa girmiştir. Bu çatışmalarda Şeyh kayda değer bir başarı elde edememiş fakat Kürtler halkı yağmalayarak bol miktarda para ve silah ele geçirmişlerdir. Ermeni tarihçi Goryans şöyle yazar: “Rus-Osmanlı savaşları bittikten sonra Şeyh çok miktarda talan malı ile geri döndü. O bol servet ve büyük ün kazandıktan sonra iyice azdı ve büyük hayallere düştü.”[2]
Bu sefer Şeyh biriktirmiş olduğu yeni güçle hükümdarlık ve bağımsız Sünni Kürt devleti iddialarını ciddi şekilde ileri sürdü ve bu doğrultuda düzenleme yapmaya başladı. Bu dönemde Osmanlı devletinin desteğinin azalması da Şeyh’in azmasına başka bir etken oluşturmuştur. Bu gelişmelerin akabinde “Rusya’nın başkonsolosu Mösyö Kerbil 1879 yılında Şeyh’in temsilcilerinin sürekli İran‘a -Batı Azerbaycan arazisine- gelerek oradaki Kürtleri tahrik ettiklerini ifade etmiştir”[3] bu sırada kendi hülyalarını gerçekleştirmek için büyük devletlerin yardımına ihtiyaç duyan Şeyh, Rusya’ya yaklaşmaya çalışmıştır. Fakat Helefin’in yazdığına göre: “Rusya’nın Van konsolosu Kamsamarkan Şeyh’in isteğine olumlu cevap vermemiştir çünkü Rusya Dış İşleri Bakanlığı Kürt’lerin dini liderinin Osmanlı Kürt’leri ile yetinmeyip er geç İran’ın Kürt bölgesine saldıracağından emindi ve bu da Rusya’nın çıkarlarına uymamakta idi.”[4] Rusya’nın yardımından umut kesen Şeyh “1879 yılında Kürt aşiret reislerini Nehri bölgesinde toplayarak özerk Kürt emirliğinin kurulması gerektiğinden bahsetti.”[5] Kurulacak bu emirliğin topraklarını esas olarak Doğu Anadolu ve Batı Azerbaycan toprakları oluşturacaktı. Rus yazar Halefin Kürtlerin operasyon planı hakkında şöyle yazmıştır: “Böylece İran’ın içinde Mamış ve Mengur Kürtleri Şeyh’in Büyük oğlu Şeyh Sadık’ın komutasında Ravandaz bölgesini işgal edip oradan Bağdat’a yöneleceklerdi. Musul ve İmdadiye’nin işgalini Şeyh’in ikinci oğlu Abdulkadir ve Van’ın işgalini de Şeyhin kendisi üstlendi.”[6]
Şu taslağa şöyle bir baktığımızda Şeyh’in ne derece hayalci ve aynı zamanda saldırgan bir kişiliğe sahip olduğunu açık bir şekilde görebiliriz. Görüldüğü üzere amaç bir emirliğin kurulması değil, büyük kısmı Kürtlere ait olmayan topraklarda bir Kürt imparatorluğu, bu günkü ifadeyle “Büyük Kürdistan”ın (bu isimle olmasa bile) kurulması idi. Bu taslak hiç bir zaman hayata geçirilemedi. Siyasetten anlamayan Şeyh, İngiltere ve Osmanlı’nın siyasi oyunlarına kapılarak Osmanlı topraklarından vazgeçip İran –Güney Azerbaycan- topraklarına yöneldi. Sonuç olarak 1880 yılının ut ayında İran’a -Güney Azerbaycan’a- saldırı planı hazırladı. Bu sefer de Abdulkadir’in Tebriz’i, Şeyh’in kendisinin ise Urumiye, Hoy ve Salmas’ı fethetmesi! gerekiyordu. Bu saldırıda Osmanlı ve İngiltere her biri kendi çıkarlarını gözeterek Şeyh’e destek vermekte idi. İngilizler rakip Rusların Anadolu’ya yönelmelerini önlemek ve Doğu Anadolu’daki nüfuzunu pekiştirmek amacıyla, Osmanlı devleti ise İran’la mezhebi rekabetinin dışında, kendi iç güvenliğini sağlaması ve aynı zamanda doğuya yayılma politikası çerçevesinde Şeyh’i kolluyorlardı. Osmanlı devleti aynı zamanda kökten dinci Kürtleri Ermenilerin aleyhinde kullanmak niyetinde idi. Bunların hepsinin ötesinde ise iyice güçlenerek hem Osmanlı hem de İngiltere’ye kafa tutan Şeyh’i yapmacık savaşlara iterek yıpratma politikası yatıyordu. Bu savaşlarda Kürtlerin İngiltere yapımı “Henri Martin” marka silahlar kullandıklarını kaydetmekte yarar görüyoruz.
Herhalde İngilizlerin planladığı bu saldırıda Güney Azerbaycan’ın Soğuk Bulak -bu günkü Farslaştırılmış adı ile Mahabat- kenti Kürt saldırısının odak noktası oldu. Şehrin Türk sakinlerinin büyük bir kıyıma uğradığı bu saldırıya o yörenin Kürt aşiretleri de aktif olarak katılmışlardı. “Onlar mezhep faktörünün etkisiyle ve yağmalardan pay almak umuduyla Şeyh’in peşine takılarak Azerbaycan Türklerine- saldırmışlardı.”[7] Bir Türk kenti olan Soğukbulak da Üşnü’nün kaderine müptela olmuştu. Yerli Türk halkı katledilerek veya mecburi göçe zorlanarak şehrin nüfus yapısı değişime uğratıldı ve sonuç olarak bu gün bölgede ağırlıklı olarak Kürtlerin sakin olduğuna şahidiz.
Soğukbulak’tan sonra sıra Koşaçay’a -bu günkü Farslaştırılmış adı ile Miyandoab- geldi. Kürtlerin Koşaçay’da işledikleri cinayetler diğerlerinden kat kat daha korkunç ve üzücüydü. 11 Eylül 1879 tarihinde Mengur aşiretinin reisi Hamze Ağa ve Abdulkadir Koşaçay’a saldırarak cami ve evleri yakıp, çarşıyı talan ettiler. Soğukbulak –Mahabat- kaymakamlığının hicri 1880 yılında Dış İşleri Bakanlığı’na verdiği rapora göre bu olaylarda 3500 kişi hayatını kaybetmiştir. “Molla Halil ayaklanması ve Rıza Şah’ın fermanının reddi” kitabında kayda alınan bir şiir parçasında Şeyh Abidullah’ın, Kürtlere, Koşaçay’ın ‘Acem’ ahalisinin katli ve şehrin yağmalanmasına dair verdiği emirden söz edilmektedir.”[8] Hacı Seyyah kendi ünlü hatıra kitabında (Haterate Haci Seyyah -Hacı Seyyah’ın Hatıraları-) Koşaçaylı Türklerin Kürtlerce katledilmesini şöyle anlatmaktadır: “Kürtler bir hayli mal çalıp köyler yaktılar. Onlar körpe çocukları havaya fırlatarak aşağıdan kılıçla ikiye parçalayıp “Selli Ala Muhammet” diyorlardı!! Onlar hamile kadınların karnını yırtıp bakire kızları namussuz ettikten sonra öldürüyorlardı. Genç, yaşlı, erkek, kadın demeden herkesi öldürüyor, tarlaları, harmanları ve evleri yakıyorlardı.”[9]
Kürtler Koşaçay’daki –Miyandoab- vahşice katliamdan sonra 18 Aralık 1879 tarihinde Binab kentine saldırmışlar fakat Binab halkının kahramanca direnişi ve devlet güçlerinin yardımı sonucu Kürtler başarısız olup Koşaçay ve Soğukbulak’a geri çekilmişler ve Urumiye’ye saldırmaya hazırlanmaya başlamışlardır. Kürtlerin Azerbaycan’ın batısına saldırmasıyla aynı zamanda İngiltere’nin İran büyük elçisi Tamson’un talimatı ile İngiltere Tebriz konsolosu Mr. Aboat kendi görev bölgesini terk ederek Kürtlere daha iyi yardım edebilmesi için 3 Aralık 1879 tarihinden itibaren Mohammet Sadık’ın komutasındaki Kürtlerin kuşatmasında olan Urumiye’ye gitmiştir. Urumiye kuşatmasında kendisinin bizzat savunma hattında huzuru olan “Ali Han AVŞAR” Mr.Aboat’un Urumiye valisi İkbalüddevle’ye şehrin teslim edilmesi yönünde baskı yaptığını anımsatarak Abot’un söylediklerini şöyle anlatıyor: “Siz deneyimsiz ve hiç askeri eğitim görmeyen 3000 sivil halk ve yıkık kale ile Şeyh’in 30000 kişilik acımasız ordusu karşısında dayanamazsınız.”[10]Elbette İngiltere konsolosu şehir halkını umutsuzluğa sokarak direnişi kırmaya çalışmakta ve Azerbaycan’ın tarihi arazi bütünlüğünü tehlikeye sokmakta yalnız değildi ve bu konuda Amerikalı ve Avrupalı dini misyonerler ona aktif destek sağlamaktalardı. Bunların en aktif ve çalışkanı ise Korkan isimli bir Amerikan doktordu. Şeyh Abidullah’in baş danışmanının Simon adlı bir Ermeni olduğu da ilginç bir hususdur. Gerçi şu Hıristiyan dini misyonerlerin kendilerinin daha sonralar bölgede türettikleri dehşet Kürtlerinkinden hiç de az olmamıştır.
Kürtler ve İngiltere konsolosunun tüm çabaları şehir halkı ve vali İkbalüddevle’nin takdire değer direnişi ile başarısız kaldı ve sonunda birkaç küçük çatışmadan sonra devlet güçleri yetişerek Kürtler Osmanlı sınırına doğru geri püskürtüldüler. Osmanlı topraklarında da uslu durmayan Şeyh, Osmanlı devletice yakalanıp ve Mekke’ye sürgün edildi. Zayıf konuma düştükten sonra İngilizlerce arkası boşatılan Şeyh girdiği kumarda artık kaybetmiş bulunuyordu.
Genel bir değerlendirme olarak Şeyh Abidullah Şemzinani’nin ayaklanması mezhepsel bir ayaklanma olarak nitelendirilebilir, yalnız onun bağımsız Kürt devleti kurma yönündeki çabaları bu ayaklanmaya mezhebsel-etnik bir karakter de kazandırmaktadır. Dikkate değer nokta, Ortadoğu’da, Batı Azerbaycan ve Doğu Anadolu topraklarını kapsayan bir Kürt devletinin kurulmasına Batılı güçlerin özellikle İngiltere’nin verdiği ciddi destek ve hatta kışkırtmasıdır. Şeyh Abidullah’ın neden olduğu katliam ve mecburi göçler Batı Azerbaycan’da özellikle Üşnü, Soğuk Bulak -Mahabat- ve Sakız kentlerinde nüfus dengesini ciddi şekilde Türklerin aleyhinde bozmuştur. Aynı zamanda bu çatışmalar Türklerle Kürtlerin mezhepsel ve etnik ayrılığını daha da derinleştirmiş ve sönmüş olan kineyi yeniden körükleyerek daha sonraki üzücü olaylara zemin ve tarihi bellek hazırlamıştır.
İsmail Ağa SİMİTKO (Simko)
Şeyh Abidullah fitnesi bastırıldıktan sonra Güney Azerbaycan da az buçuk huzura kavuşmuş bulunuyordu ama Şeyh’in geride bıraktığı kötü hatıralar bölgede yeni çatışmalara müsait ortam hazırlamıştı. Sonuç olarak da birkaç küçük çatışmadan sonra yeni bir isyan çıktı. Bu Şıkak aşiretinin reisi İsmail Simitko’nun başlattığı isyandır. Yazımızı çok fazla uzatarak okuyucularımızı yormamak için Simitko isyanına kısaca deyineceğiz.
Tarihi kaynaklarda asi ve eşkıya gibi sıfatlarla vasıflandırılan İsmail Ağa Simitko bir güç düşkünü ve son derece acımasız bir insandı. Onun ayaklanmasının odak noktası Azerbaycan’ın batı bölgesinde yerleşen Kotur ve Çehrik yöreleri olmuştur. İsmail Ağa Simitko isyanında Şeyh Abidullah zamanında temeli atılan Kürdistan devleti kurma yönündeki hülyacılığı devam ettirilmiş, İngiltere, Rusya ve Osmanlı’nın para ve silah yardımı ve son olarak merkezi Tahran yönetiminin zayıflığı sonucu 1918–1922 yılları arasında Batı Azerbaycan yeniden Kürtlerin dehşetine boğulmuş ve yeniden Türk katliamı başlatılmıştır.
Simitko Şeyh’in aksine Ruslarla iyi ilişkiler kurabilmiş bu yüzden de Azerbaycan halkı milli önder Settarhan’ın komutanlığı ile özgürlük ve meşrutiyet devleti uğrunda savaştığında İsmail Ağa ve Kürt atlıları meşrutiyrt düşmanı olan istibdatçılara katılarak Tebriz’in ünlü 11 aylık kuşatmasında katılmıştı. Aynı dönemde Urumiye, Hoy ve Salmas şehirleri ve çevre köyleri Kürtçülerin Kürt milliyetçiliğinin babası olarak gösterdikleri İsmail Ağa’nın zülüm ateşinde yanıyordu. .Dünya Savaşı’nın başlaması simitko’ya silah ve adam toplayarak güç ve nüfuzunu artırmaya fırsat verdi. Diğer yandan o dönemde “Cilo denen bir gurup Ermeni Marşimon adlı keşişin liderliğinde Güney Azerbaycan’da bir Ermeni devleti kurmak peşinde idiler!! Ortak hedef güden Kürtler ve Ermeniler ilk önce birleşerek aralarında ittifak antlaşması imzaladılar. Ama İsmail Ağa kendi müttefikine bile acımayıp onu arkadan kurşunlayarak öldürttü. Bu olay üzerine Kürt Simitko’ya ulaşamayan Ermeniler 1917 yılının Mart ayında halk Nevruz kutlamalarına hazırlanırken Marşimon’un intikamı olarak Urmiye kentini basıp korkunç bir katliam başlattılar. Bu olayda binlerce sivil insanımız katledildi ve böylece Azerbaycan Türkleri Kürtlerin ihanetinin bedelini çok ağır şekilde ödemiş oldu. Binlerce ölü ve sürgün, yanmış evler ve yıkık şehir Azerbaycan topraklarını paylaşmak isteyen iki sersemin ihanetinin bedeli idi. Gerçekten Azerbaycan Türklerinin uğradığı bu korkunç maddi ve manevi zararın sorumluluğu kime aittir?
Her hal-ü karda şu Kürt lideri de selefleri gibi Şekeryazı savaşında yenildikten sonra Türkiye’ye kaçtı ve böylece bıraktığı kötü hatıraları ile birlikte tarihe gömüldü.
Gazi Muhammet Devleti
Simitko’nun kaçışı Rıza Han ve Pehlevilerin iktidara gelmesiyle bir zamanda idi. Bundan sonraki Kürt ayaklanmalarında mezhep faktörü her ne kadar etkin rol oynamışsa da artık ayaklanmalar milli içerik kazanmışlardır. Farslık eksenine dayanan ve katı Fars milliyetçisi olan Pehlevi devletinin, Kürtler de dâhil, Fars olmayan İran etnik ve milliyetlerine uyguladığı aşırı baskı ve milli zulmüm ortaya çıkışı etnik ayaklanmaların daha da milliyetçi tavırlar sergilediğine sebep oldu. Kürtlerin bu baskılara ilk tepkisi 1918 yılında tek model elbise ve Pehlevi şapka yasasına, Mengur aşiretinin reisi “Molla Halil” tarafından gelmiştir. Aynı dönemde “Barzani” Kürtlerinden bir grubu Kuzey Irak’tan İran’a -Güney Azerbaycan’a- girmişler ki halen de bölgede varlıklarını devam ettirmekteler. Barzaniler bölgeye girdiklerinde yaptıkları talanlarla bölgeyi huzursuzlaştırıp, geçici de olsa bir güvensizlik ortamı yaratmışlardı. Barzanilerin Azerbaycan’ın batısına göç etmeleri Batı Azerbaycan’da etnik yapının Kürtler lehinde değişmesi yönünde önemli bir etken olmuştur.
Bu tarihten sonra İran’ın kuzey ve kuzeybatısında Ruslar nüfuzlarını daha da fazla arttırmış ve böylece Kürtler daha da fazla Rus politikalarının etkisi altında kalmışlardır. Pehlevi devleti ile iyi ilişkileri olmayan Sovyetler İran içindeki çıkarlarını yitirmemek için Pehlevilerin tüm zayıf noktalarını kullanmakta idiler. 1930’lu yıllarda Batı’ya kaçarak “K.G.B”nin gizli sırlarını ifşa eden, çok önemli ve yüksek mevkili Rus casusu Jori AĞA BEKOF iki dünya savaşının arasındaki dönemde Rusların Kürt politikaları hakkında şöyle yazar: “1927 yılında Sovyetler devleti Irak, İran ve Türkiye gibi komşu devletlerinde yaşayan Kürtlerin milliyetçilik duygularını kullanarak onları kendisine doğru çekmek ve böylece bu ülkelerdeki Kürt bölgelerini kendi topraklarına katmak amacıyla, toprakları içinde bulunan küçük Kürt bölgesinde bir bağımsız Kürt devleti kurmak kararı aldı.”[11] Daha sonra Ağa Bekof Kürtlerin içinde geniş bir casusluk ağının yaratılmasından ve Kürt aşiret reisleri ile anlaşmaya varıldığından söz ederek şöyle yazar: “ Soğukbulak –Mahabat- bu operasyonun merkezi seçildi”[12] Sovyetlerin açık desteği ile birlikte İngilizlerin kışkırtmaları Kürt ağa ve hanlarının iyice azmasına yol açtı ve daha sonra da Simitko zamanında Irak’a kaçan han ve ağaların geri dönmesi ile Batı Azerbaycan Türklerinin güvenliği yeniden tehlikeye girmiş oldu. Tümüyle silahlı olan Kürtler yeniden yol kesmeye ve talan etmeye başladılar. “Kürt bölgelerinde bir Berno tüfeğinin bir şalvar veya bir çift ayakkabı ile değiş tokuş edildiği”[13] söyleniyordu. İşte bu durumda Kuzey Azerbaycan Komünist Parti başkanı Mir Cafer BAKIROV, bir süredir arkadaşları ile birlikte bağımsız Kürdistan kurmak için örgütlenmeye çalışan Gazi Muhammet’e yönelmiştir. Bakırov Gazi Muhammet’i Bakü’ye davet ediyor, anlaşma yapılmış, Sovyetler Gazi Muhammet’e himayesini bildirmiş ve Gazi Muhammet’e Kürdistan Halk Partisi’ne (J-K Komele) üye olması tavsiye edilerek Kürdistan Demokrat Partisi’nin temeli atılmıştır. O Soğukbulak’a dönükten sonra söylenenlerin aynısını yaptı. Komele partisine girdikten bir süre sonra partinin genel sekreteri veya parti üyelerine göre parti başkanı seçildi. O bir süre sonra Kürdistan Demokrat Partisini kurdu ve Pişeveri’nin Tebriz’de Azerbaycan devletini kurmasından birkaç ay sonra 22 Ocak 1945 tarihinde Mahabat’ta Kürdistan devletini kurdu. O halkın karşına çıkarken üzerinde Sovyetler tarzı üniforma ve başında beyaz sarma Kürt başlığı vardı.
Totaliter kişilikli ve Kürdistan’ın bağımsızlığına tamamı ile inanan Gazi Muhammet, kendisinden önceki Kürt liderlerinin yanlışını tekrar ederek Azerbaycan’ın batısında toprak iddiasında bulundu. Fanatik Kürtlerin eskiden beri peşinde koştuğu “Büyük Kürdistan” iddiası Gazi Muhammet zamanında ciddi şekilde dile getirildi. “Onu Mahabat’ta bürosunda görenler başının üstüne Londra !!! basımı büyük bir Kürdistan haritası asıldığını söylüyorlar. Bu harita tüm İran, Türkiye, Irak ve Suriye’nin Kürt bölgeleri üstelik Sovyet Ermenistanı’nın da bir parçasını kapsamaktadır. Harita bir taraftan İskenderun limanından Akdeniz’e diğer yandan da İran’ın Lorestan ve Huzestan illerinde yerleşen Deştistan, Hendican ve Buşehr kentleri üzerinden Basra Körfezine açılır. Haritaya Erzurum, Erzincan, Kars, Maku, Salmas, Musul ve Uruımiye gibi Kürtlerle hiçbir alakası olmayan şehirlerde dâhil edilmiştir.”[14]
Dönemin en ciddi siyasi ve demokrat Kürt liderinin bile, uygunsuz bir mizaha benzeyen, tarihte hiçbir zaman Kürtlere ait olmayan topraklarda “Büyük Kürdistan” kurmak lafından dem vurmasını görüyoruz. Bu Kürt siyasilerinin fanatik fakat hamlığından dolayı olsun gerek. Söz konusu topraklarda (Batı Azerbaycan, Doğu Anadolu, Kuzey Irak, Batı ve Güneybatı İran ve Kuzeybatı Suriye) Kürtler kendi iddialarına tarihi senetlerde hiçbir kanıt ve iz bulamazken, Türkler, Araplar ve Perslerin (İranlıların) medeniyetlerine yüzlerce tarihi yapıt tanıklık yapmaktadır. Genelde Kürtler “Geztfon’un” üzerinde durduğu “Kerdük”lerin soyundan olduklarını iddia ederler fakat “Th. Nodelke, Hartman ve Visbah gibi büyük doğu uzmanları dilcilik kurallarına esasen Kürtlerin iddialarını doğrulamazlar.”[15] Son zamanlarda ise çok ünlü Ortadoğu tarihçisi S.F.Leman Kerdükler konusuna yeni bir giriş yaparak onların Kürtlerin değil, Gürcü Kerteveli’lerin ataları olduğunu ileri sürmüştür.”[16] Rus bilim adamı N.J.Sar’da (Yafsi okulundan) bu görüşleri onaylayarak Kürtçe’ni Farsça’nın bir şivesi olarak görür ve “Tarih-e Mesudi”yi kaynak göstererek “Kürtlerin ilk başta Arapça konuştuğunu”[17] söyler. Minoreski Arapça’da Kürt sözcüğünün “çadırda oturan” anlamına geldiğini anımsatarak Kürtlerin “dağda oturanlar” olduğunu söyler. “Soy ve fiziksel özellikler açısından yapılan araştırmalara göre ise ilginç sonuçlar elde edilmiştir. Şöyle ki farklı bölgelerin Kürtleri arasında hiçbir uyuşum ve ilişki bulunamamıştır.”[18]
Aslında “Kürdistan sözcüğü ve Kürt adından 12. y.y.’a kadar hiçbir iz görülmemektedir ve sadece büyük Türk hakanı Sultan Sançar zamanında böyle bir eyalet kurulmuştur. “Kürt adını ilk kez Türk kökenli İranlı yazar Kazvinli Hamdullah Mostofi (14. yy.) kendi kitabi “Nezhatul Kulup”ta kullanmıştır.”[19] Ayrıca “Mekri aşiretleri 14. y.y.’da Azerbaycan’da Safevi harekâtının genişlemesi ile İran içinde göç etmeye başladılar”[20] Kürtlerin “kapsamlı Kürdistan tarihi” olarak gördükleri “Şerefname”ye göre “Belbasi, Mudeki, zeydani ve Babeki aşiretleri Osmanlı Sultan Selim döneminde Türkiye’nin Hakkâri yöresinden İran’a geçtiler”[21] ve ondan birkaç yıl sonra da “Dehburki aşiretleri 12.yy. Diyarbakır’dan İran’a girdiler.”[22]
Herhalde Kürtler bu denli karmaşık ve meçhul bir tarihe sahip olmalarına rağmen yakın tarihte her zaman Batı Azerbaycan’daki toprak iddialarını dile getirmişler. Gazi Muhammet zamanında da Kürtlerin bu boş ve yersiz talepleri sadece Türk-Kürt çatışmasını yeniden tırmandırmakla kalmayıp yabancı ellerin bölgede daha da etkin olmasına neden olmuştur. Bu arada bir soru aklımıza takılabilir. Bu gerçeklere karşın Azerbaycan ve Kürdistan devletleri arasındaki diplomatik ilişki nasıl devam edebiliyordu? Bu sorunun cevabını Sovyetlerin o dönemki siyasetlerini incelediğimizde bulabiliyoruz.
Dr. İraj Zogi’ye göre Ruslar 1941 ve 1942 yıllarında, Azerbaycan’da yerleşmiş olan Kürtler, İran ve Türkiye’nin milli birliği aleyhinde tahrik ediyordu yalnız kısa bir süre sonra bu tutumlarını değiştirdiler “çünkü Kürtlerin 1942 yılının baharında Urumiye kentinde türettikleri cinayetlerden sonra, onların saldırganlık ve yıkıcı güçlerinin doğru, ilerde Tahran’a karşı direnişin esas gücünü oluşturacak olan Azerbaycan Türklerine yönelmiş olduğunu fark ettiler. Bundan sonra Sovyet yetkilileri Kürt isyancılara tam destek vermekte bir az çekimser davranıp onları Azerbaycanlı iş birliği yapmaya zorlamaya karar verdiler.”[23]
Gazi Muhammet’in devleti Sovyetlerin İran politikası değişince yıkıldı ve kendisi de 31 Mart 1947’de idam edildi.
Batı Azerbaycan Ve İslam Devrimi’nden Sonraki Olaylar
Gazi Muhammet’in idam edilmesinden sonra Kürtlerde çok az hareket görüldü. Onlar yaklaşık 30 yıllık bir siyasi durgunluk ve çekimserlik kabuğuna girdiler. Bu dönemde yalnızca Tudeh’in (İran Komünist Partisi) güçlenmesi ile onun sosyalist düşüncelerinin etkisi altında kalarak ve Irak Baas Partisinin de desteği ile bir takım örgütsel etkinliklerde bulunuldu ama bu etkinlikler de örgüt oturum ve mitingleri ve birkaç dağınık silahlı çatışmanın ötesine gitmedi. Aslında bu zaman kesitini Kürt parti ve örgütlerinin yeniden yapılanma ve güç toplama dönemi olarak değerlendirmemiz lazımdır.
Bahsettiğimiz bu parti ve örgütler İran İslam Devrimi’nin hemen yarınki günü, uzun zamandan beri küçük bir kıvılcım bekleyen barut deposu gibi patlak verdiler. Ülkenin o günkü olağan üstü durumu ve özellikle, geçen yüz yılda Kürtlerin sürekli akın ve saldırıları sonucu birkaç şehri hemen hemen tamamen Kürtleşen, Batı Azerbaycan’ın hassas vaziyeti, tüm Kürtlerin silahlı olması ve batı Azerbaycan’daki toprak taleplerini yeniden gündeme taşımaları, bölgede durumu gerginleştirip, güvenliksizlik ve silahlı boğuşmalar yeniden bölgeyi sardı.
Burada şunu vurgulamamız gerekiyor ki, Kürt halkının tüm İran halkları ve milletleri ile birlikte krallık rejimine karşı verdiği mücadeleye karşın fanatik Kürt örgütleri etnik milliyetçilik duygularını kullanarak şiddet ve zor yolu ile eski hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyorlardı.
Temelde Marksist-Leninist bir örgüt olan Kürdistan Demokrat Partisi devrimden sonra Dr. Abdurrahman Kasımlu’nun liderliğinde sosyal demokrat düşüncesini esas alarak ve aşırı bir Kürt milliyetçi partisi olarak sahneye çıktı. Aynı zamanda sol Maoist düşünceli yalnız ideolojik zaafları belirgin ve kendisini Kürdistan proltariyasının temsilcisi bilen Kürdistan Emekçiler Partisi (Komele) adlanan başka bir örgütte silahlı mücadeleye girdi.
Devrimden yalnız 8 gün seçtiğinde Kürtler Mahabat -Soğukbulak kenti artık resmen Mahabat adlanıyor- kışlasını zaptettiler. 1980’de düşünce ayrılığından dolayı 7 arkadaşı ile birlikte Demokrat Partisi’nden ayrılan Gani Buluriyan hatıra kitabında şöyle yazıyor: “Kasımlı her an farklı kişilerle temasa geçerek kışlayı zaptetmeyi planlıyordu. O bu konuda bana hiçbir şey söylemiyordu. Ben onun işleri hakkında başka bir kanaldan bilgi alıyordum. Ben ona, daha hiçbir olay çıkmadan biz Kürtlerin Dr. Bazergan’ın geçici hükümetine karşı çıkacağımızın doğru olmayacağını söyledim. Sen Kürt sorununun barış yolu ile çözüleceğine inanıyorsan bu yolu izlememelisin. Kasımlı oranın (kışlanın) şer ocağı olduğu ve dağılması gerektiği cevabını bana verdi. Ben dedim ki; sizin sözleriniz partinin düşüncelerine uymamaktadır. Biz barışa inanıyoruz ve barış yolu ile Kürt sorununu çözmek istemekteyiz. Kendimize sorun çıkaracak eylemlerde bulunmamalıyız. Aynı gün saat 11.30’da kışla silahsızlandırıldı.”[24]
Buluriyan’ın yazılarının asıl önemi Kasımlı ve Demokrat Parti’nin gerçek yüzünü açığa çıkmasındadır. Kasımlı ülkenin o denli hassas durumunda yabancılar gibi davranıp, ordu kışlasını şer ocağı adlandırmıştı. Asıl amacı Kürdistan ve Batı Azerbaycan’a hâkim olmak olan Kasımlı Mahabat kışlasını kendisine bir engel olarak görüyor ve ayrıca kışlanın silahsızlandırılmasını partinin silah ihtiyacının karşılanması için gerekli buluyordu. Mahabat kışlasının silahsızlandırılması daha sonraki Pave, Senendeç, Sakız, Celdiyan kışlası, Sulduz savaşı ve diğerlerine bir ön çalışma sayılmakta idi.
Mahabat olaylarından sonra ve devrimin tam bir ayı tamamlandığında Kasımlı partinin amaç ve istekleri hakkında “Kürt halkı sadece özerklik istiyor”[25] şeklinde açıklama yapmıştı. Onun bu sözü tüm Kürt halkının sözü olmasa da önemli olan husus budur ki halktan ve halkın haklarından bahseden Kasımlı ve partisi devletten istemesi gereken özerkliği Azerbaycan Türklerinin kanını akıtarak elde etmeye çalışmıştır. O Hana -bugünkü Farslaştırılmış adı ile Piranşehr- ve Sulduz’da –Negedeh- Türklere tam bir kıyım yaşatarak Batı Azerbaycan topraklarını Kürdistan’a katmaya çalışmış ve böylece bölgeyi büyük bir dehşet ve gerginliğe itmiştir. İşin ilginç tarafı Kürtlerin milli lideri Kasımlı’nın bu çılgınca davranışlara dini liderleri Şeyh İzzettin Hüseyni de aktif destek vermiş ve hatta bölgedeki etnik-dini boğuşma ateşinin fitilini onlar ikisi birlikte yaktılar dersek hiç de yanılmış olmayız.
Sulduz -Negedeh- çatışmasıKürtler Mahabat -Soğukbulak- kışlasını silahsızlandırdıktan sonra, her türlü savaş teçhizatı ile donatılmış, 20 bin kişilik bir kalabalıkla parti mitingi yapmak için Sulduz’a doğru yola çıktılar. O da nüfusunun sadece beşte biri Kürt olan Sulduz’a!!! Neden Sulduz’un miting yeri seçildiği hayati önem arz eden bir sorudur. Onlar Kürdistan’ın bağımsızlığı doğrultusunda hareket ediyorlardı, yalnız onların kafasındaki Kürdistan ütopik ve hayal ürünü olan bir Kürdistan’dı. Onlar Şeyh Abidullah ve İsmail Simitko’nun stratejik yanlışlarını tekrarlayarak yine de kendilerinden her konuda daha büyük ve daha güçlü olan Azerbaycan topraklarında zor ve şiddet kullanarak Kürdistan devleti kurmaya kalkıştılar. Şehit Çemran’ın söylediği gibi “Negedeh Azerbaycan’ın kapısıdır. Üşnu, Celdiyan ve Piranşehr’e ulaşıp Azerbaycan’ın iç kesimlerine açılmak için Negedeh’e hâkim olmak hayati önem taşır.”[26] Neden Sulduz’a saldırdıkları net olarak karşımızdadır.
Sulduz’lu Türkler Kürtlerin kötü niyetini bildikleri için ve hassasiyet ve gerginliği önlemek için parti yetkililerini mitingi başka yerde yapmaya ikna etmeye çalıştılar. Ebrişemi “Orta Doğu’da Kürt meselesi” kitabında şöyle yazıyor: “Türklerden bazı ulema ve saygın kişiler gelip arabuluculuk yaptılar. Bu silahlı törenin şehir içinde gerçekleştirilmemesi için merkez büro ile temasa geçtiler (daha sonralar Buluriyan da bu olanları onaylamıştır). Buluriyan’ın da tasdik ettiği üzere Sulduz’lu Türkler merkez büroya bir mektup yazarak Sulduzluların gidişattan endişe duyduklarını ve silahlı törenin kentin içinde değil, dışında yapılmasını istediklerini partiye ilettiler”[27] Sulduz –Negedeh- Türklerinin bu çabalarının hiçbir yararı olmamıştır. Kasımlı ve hatta Molla Saleh (Sulduz Kürt camisinin imamı) kentin boşaltılması ve teslim edilmesi gerektiğini not etmişler. Kürtlerin bu isteği kesin bir hayır cevabı ile karşılaşmıştır. Herhalde Kürtler kente girmiş ve şehir stadında toplanmışlar. Gelişmelerin devamında, bir merminin patlaması üzere Kürtler stattan dışarı dökülmüş ve halkın üzerine ateş açmaya başlamışlar. Savunmaya hazırlıklı olan Türkler ise kendilerini savunmuşlar. Türkler şehir merkezindeki “Kale Başı” tepesini ele geçirerek duruma hâkim olmuşlar fakat Kürtlerin sayıca üstün oldukları Türklerde ağır kayba yol açmıştır. Bu savaşta çok sayıda suçsuz çocuk, kadın ve yaşlı Türk Kürt’lerce katledilmiştir. Üç günlük sürekli çatışmadan sonra Azerbaycan’ın korkmaz ve cesur savaşçı ve din adamı Hücetülisalm Hasani Urumiye radyosundan bir bildiri yayınlayarak halkı savaşa ve Kürt fitnesini defetmeye çağırmıştır. Bildirinin yarınki günü Hasani Azerbaycan’ın diğer bölgelerinden de gelen gönüllülerle birlikte Sulduz’a girmiştir. Dört günlük kızgın bir savaş ve her iki taraftan da yüzlerce insanın ölmesinden sonra ordu güçleri bölgeye girmiş ve böylece Kürtler kesin bir yenilgiye uğrayarak kaçmak zorunda kalmışlar. Hasani Kürtlerle bir haftalık savaş hatıralarından şöyle anlatmıştır: “Yarınki günü öğlen vakti iki evden görüş yaptım. 11 kişinin bir evde kesilmiş başını gördüğümde çok etkilenmiştim. Üç yaşındaki kız çocuğunun da başını kesmiş ve çivi ile annesinin göğsüne çakmışlardı. Öldürülenlerin arasında yaşlılarda vardı. Başka bir yerde 22 kişiyi asmışlardı. Bir gencin baltayla doğranmış cesedi de beni çok sarsmıştı. Bu cinayetleri yapanlar demokrat oluklarını iddia eden adamlardı.”[28]
Kürtler bu sefer de çok büyük bir yanlışlık yapmışlardı. Onlar suçsuz halkı katletmekle iç yüzlerini bir kez daha göstermişlerdi. Sulduz savaşı şehir halkı ve gönüllülerin yardımıyla, İran arazi bütünlüğü bozmak ve Azerbaycan topraklarını sahiplenmek isteyen Kürtlere bir bataklığa dönüşse de bu savunma Azerbaycan Türklerine çok pahalıya mal olmuştur.
İkinci Sulduz olayı devrim muhafızlarından olan bir grup gönüllü gencin Kürtlerin saldırısına uğraması ile meydana geldi. Bu olayda dönemin Negedeh devrim muhafızları komutanı şehit Ali Elmi komutasındaki bir grup gönüllü genç Celdiyan kışlasından şehre dönerken Kürt köyü olan “Garna” köyünde Kürtlerin pususuna düşmüş ve hepsinin başı kesilerek öldürülmüşler. Olaydan yaralı kurtulan bir gönüllü kendisini şehre yetiştirmiş ve olanları anlatmıştır. Haber üzerine şehir halkından bir grubu olay yerine gitmiş ve olay yerinde yeniden çatışma olmuştur. Bu sefer de köyün peşmergeleri teslim etmemesi nedeni ile halk köyü basmıştır. Ne yazık ki Garna olayı Kürtler tarafından çarpıtılarak anlatılmaktadır. Onlar olanların sadece ikinci kısmını anlatıyor ve olayın zaten neden çıktına göz yummaktalar. Garna olayında sürecin geçmişini de dikkate almak lazım. Gerçekten Azerbaycan topraklarını bölerek oralarda kendilerine devlet kurmak isteyen Kürtler değil miydi? Ve hakikaten Azerbaycanlılar her zaman sadece kendilerini savunmadılar mı?
Kürtlerin Sulduz’a saldırdıkları Kürt siyasilerinin çoğunluğu tarafından itiraf edilmiştir. Dönemin parti genel sekreteri olan Abdullah Hasanzade “yarım Asır Mücadele” kitabının ilk cildinde “parti yetkililerinin Negedeh faciasında yanlış yaptığını ve korkunç bir tuzağa düştüklerini”[29] yazmıştır.
Kürtlerin fitnesi kalktıktan sonra kentten kaçan yerli Kürtler yeniden kente geri döndüler. Sulduz halkı onları kabul edip yaptıklarına göz yumarak barış ve karşılıklı anlayış yolunu seçti. Ama Kürtler Hana-bugünkü Farslaştırılmış adı ile Piranşehr- gibi çoğunluk sağladıkları Azerbaycan şehirlerinde böyle davranmayıp özellikle Hana şehrinde kaçmak zorunda kalan bir hayli yerli Türk’ü kabul etmekten imtina ettiler. Böylece Hana’nın –Piranşehr- nüfus yapısı tamamı ile Kürtleşti.
1981 yılında İran-Irak savaşı başladıktan sonra bölgede Hamze Seyülşüheda askeri karargâhı kuruldu ve bu nedenle de “yurt içinde tutunamayan Kürt örgütleri Irak topraklarına çekilmek zorunda kaldılar.”[30] Yalnız bu geri çekilme Kürt fitnesinin aşımlaş olması demek değildi. Demokrat ve Komele partileri savaşın son yıllarına kadar bölgede varlıklarını devam ettirdiler ve birçok terör eylemi ve gerilla saldırıları gerçekleştirdiler. Bu eylemlerin en çok bilineni Azerbaycan bölge kolordu komutanı General Emini’nin de şehit edildiği “Darlek” olayı idi.
Kürtlerin Azerbaycan’da neden olduğu huzursuzluk birçok yönden Türk halkına ağır zararlar vermiştir. Onların sayesinde Batı Azerbaycan bölgesinin ekonomik gelişimi sekteye uğramış, özel ve devlet yatırımlarında ciddi bir düşüş yaşanmıştır.
Her halde İran-Irak savaşı bittikten sonra huzur ve güvenlik Batı Azerbaycan’a geri dönmüş yalnız bu huzur 1991 yılında Körfez Savaş’ı ve Saddam’ın Kuzey Irak Kürtlerine saldırmasıyla Batı Azerbaycan’a yeniden akın eden Kürt mültecilerin girişi sebebi ile tekrar sarsılmıştır. Batı Azerbaycan Türk’ünün Kürtler hakkında iyi şeyler anımsamadığından dolayı endişe duyması gayet doğaldı. Ama yene de haddinden fazla merhametli ve konuksever olan!! Azerbaycan Türkleri Kürt mültecileri barındırıp, onları kendi himayelerine aldılar. Urıumiye ve Sulduz gibi her zaman Kürtlerin saldırı ve zulmüne uğrayan kentlerde birçok Türk ailesi barksız kalan Kürtleri kendi evlerinde barındırdılar. Ben şahsen Sulduz’da en az bir Kürt ailesini barındırmayan çok az aileye rastladım. Ama işin ilginç tarafı, Saddam’ın Kuveyt’e yaptığı saldırı yenilgiye uğradıktan sonra bu mültecilerin büyük kısmı kendi yurtlarına geri dönmediler ve birçoğu İran vatandaşlığına geçtiler. Böylece aniden bölgede bir daha Kürt nüfusu önemli ölçülerde arttı ve nüfus dengesi bir az daha Türklerin aleyhinde değişti. (Bazı gayri resmi kaynaklara göre son dönemlerde İran’ın Batı Azerbaycan ilinin genelinde Kürt nüfusu %35 ila %40 oranına çıkmıştır. Fakat bu verilerin Kürtler tarafından abartılarak ortaya atıldığı sanılmaktadır). Batı Azerbaycan’ın Urumiye, Hoy, Salmas, Sayın Kale –Şahin Dej-, ve Koşaçay –Miyandab- gibi nüfusunun kesin çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu kentlerine bu dönemde çoğunluğu Barzabi aşiretine mensup olan birçok Kürt ailesi yerleşti.
Savaş bittikten sonra Kürt bölgelerinden Batı Azerbaycan kentleri özellikle Urumiye’ye büyük bir göç başladı ve bu göç akımı halen de devam etmektedir. Öyle ki şu anda Türkiye ile İran -Güney Azerbaycan- sınırındaki köylerin birçoğu Kürt köyü haline gelmiştir. Bu göçlerin ekonomik nedenlerden dolayı gerçekleştiğini savunanlar da büyük bir yanılgı içindeler. Bu göç akımının neden ekonomik açıdan Batı Azerbaycan’dan kat-kat daha üstün olan Doğu Azerbaycan ili veya ondan da çok daha zengin olan Fars bölgelerine yönelmediği ciddi biçimde kafa karıştırmaktadır. İran içinde göçlerin genelde ekonomik nedenlerle olduğu bir gerçektir ama Kürtlerin Batı Azerbaycan’a gerçekleştirmekte olduğu büyük göç akımının ekonomik nedenlerden dolayı olduğu yönünde mantık yürütmek kesinlikle gerçekleri çarpıtmaktan sonra hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü Batı Azerbaycan ili zaten gelişmişlik düzeyi olarak 28 il arasında 27.ci sırada yer almaktadır ve İran devletinin merkeziyetçi politikaları sayesinde birkaç küçük sanayi birimi dışında bölge halkı tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. (Bu gerçek kendisi İran Devletin Fars olmayan halklara karşı ayrımcı davranışının bir kanıtıdır). Bize göre bu göçlerde ekonomik nedenlerden daha fazla siyasi amaçlar gözetilmektedir. Bizce Kürtler bu göçlerle Bat Azerbaycan’ın nüfus yapısını değiştirerek bu topraklardaki iddialarını yasal zemine oturtmak niyetindeler. Nitekim geçen yıllarda bazı Kürt aydınları cumhurbaşkanı Hatemi’ye mektup yazarak Batı Azerbaycan ilinin güney kesiminde ki Kürtleşmiş şehirlerin Azerbaycan’dan ayrılarak “Mekriyan Kürdistanı” adlı, Mahabat merkezli bir il oluşturulmasını istemişlerdi. Bu konu bir ara ciddi şekilde medya ve hatta devletin iç çevrelerinde tartışıldı. Yalnız Kürtlerin sadece il olmakla yetinmeyecekleri daha şimdiden belli. Onların uzun vadede çok daha tehlikeli amaçlar gütmediklerini kim garanti edebilir ki?
Bölgede Kürtlerin yarattıkları huzursuzluğun bir yeni safhası da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın tutuklanması ile baş gösterdi. Türkiye Cumhuriyeti’nde 30 bin Türk vatandaşının ölümüne sebep olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal arazi bütünlüğünü tehlikeye sokan ve uluslar arası platformda terörist örgüt olarak tanınan PKK örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın (APO ismi ile de bilinmektedir) Türk güvenlik güçlerince yakalanmasını takiben “1998’in baharında Urumiye ve Senendeç şehirlerinde kargaşa çıktı”[31] Türkiye’de bir teröristin yakalanmasının İran Kürtlerine ne alakası olduğu da hoş bir husustur. Elbette bu kargaşalarda bazı vatandaşları tahrik ederek bölgenin huzur ve refahını bozmak isteyen bazı eller de vardı. İşte bunlardan birisi Senendeç’in İslami Şura Meclisi’ndeki milletvekili Bahaettin Edeb’di. Edeb mecliste 22 Şubat 1998 tarihli olağan konuşmasında “ülkenin Dış İşler Bakanlığını Türkiye ile olan diplomatik ve ekonomik ilişkilerinin yeniden gözden geçirmeye çağırdı. Ebrar gazetesinin parlaman muhabirinin haberine göre mühendis Bahaettin Edeb dün meclisteki olağan konuşmasında tüm İran ve diğer ülkelerde yaşayan Kürtlerden Öcalan’ın serbest bırakılması için yasal!! protestolarını devam etmelerini isteyip onları Türk mallarını almamaya çağırdı.”[32] Bu sözler ve görüşler altıncı İslimi Şura Meclisi’ndeki Kürt fraksiyonunun başkanına aittir. Bu fraksiyonun yaptığı diğer işlerden dolayı da ağır eleştiriler yönelmiştir. Özellikle meclis seçimleri sırasında bu fraksiyonun bazı üyelerinin Uruımiye, Sulduz, Hoy ve Salmas şehirlerinde yaptığı bazı görüşmelerle ilgili sorular hala cevapsız kalmıştır. Edeb daha sonralar mecliste açıkça Urumiye’nin bir Kürt şehri olduğunu dile getirmiştir. Onun bu ilginç keşfi!! Azerbaycan’da ciddi tepkilere sebep olmuştur. Bunu bağlamda devrim önderinin il temsilcisi Hüccetülislam Hasani Urumiye’nin Cuma namazı konuşmasında Edeb’i sertçe kınayarak Kürtlerin Urumiye’yi sahiplenmek peşinde olduğunu ve burayı gelecekte kurmak istedikleri Büyük Kürdistan devletine başkent yapmak istediklerini fakat Allah’ın yardımı ve Azerbaycan halkının gayreti ile bu başaramayacaklarını ifade etmiştir. Gerçekten de İslami Şura Meclisi’nin Kürt milletvekillerinin Batı Azerbaycan kentlerinde ne işi olabilir ki? Bu sayın milletvekilleri Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra da Kuzey Irak hakkında buna benzer girişimlerde bulunmuşlardı ki bizim konumuzun kapsamı dışında kaldığı için onlardan söz etmiyoruz.
Kürtlerin –İran Kürtlerinin- bu sevdadan hala vazgeçmedikleri gayet açıktır. Onların amacı sadece anayasanın 15. ve 19. maddelerinde verilen hakların alınması olsa tabi ki kimsenin itirazı olmayacaktır. Ama Kürtlerin kendi yazdıkları ve söyledikleri bunun tersini göstermektedir. Nitekim Senendeç’te -İran Kürdistan ilinin merkezi- yayınlanan ve sorumlu müdürü de il yetkililerinden olan “Abider” dergisinin başlığı altındaki logo şeklinde basılan haritanın bazı Türk şehirlerini de içine alması ciddi şüpheler uyandırmıştı. Veya Kürtçe yayınlanan “Aşti”(Barış) dergisinde Kürt şarkıcı Mazhar HALİKİ ile yapılan bir repörtajda Haliki’nin “üstat İran’a ne zaman geri döneceksiniz?” sorusuna “Çaldıran’dan İlam’a kadar bütün Kürt’lerin birleştiğini gördüğüm zaman” şeklindeki cevabı aynen yayınlanmıştır. Aynı dergi 14 Aralık 2004 tarihli sayısında Türkiye Cumhuriyet’i ve hatta İran’ın arazı bütünlüğünü tehlikeye sokan PKK terör örgütünün ölülerini “şehit” diye hitap etmiştir. Kürtçe yayınlanan “Anahid” dergisi ilk sayısında “Azerbaycan Kürtlerin eski yurdu” başlıklı bir makalede temelsiz toprak iddialarında bulunmakla yetinmeyip Türklere hakaret etmiştir.[33] Bu örneklerin sayısını arttırabiliriz. Bu yasal ve izinli dergilerde yayınlanan yalan ve kışkırtıcı yazların bağlamında önemli olan nokta ilgili yetkililerin kayıtsızlığı ve yasal işlemlerde bulunabilirken her hangi bir tepki göstermemesidir.
Sonsöz ve Genel Değerlendirme
Yukarıda bir kısmını aktardığımız Kürt siyasi tarihinin incelemesiyle Kürtlerin genelde kendi isteklerini diyalog ve barış yoluyla değil silah ve şiddet yolu ile elde etmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Bu yanlış eğilim Kürtlerin yalnız kendilerine ağır zararlar vermekle kalmayıp çoğu zaman Azerbaycan Türklerine de büyük can ve mal kayıpları mal etmiştir ama her zaman sonunda yenilen ve kaçmak zorunda kalan Kürtler olmuşlardır. Azerbaycan ve özellikle onun batı kısmına her zaman açgözlülükle bakan Kürtler, İngiltere, Rusya, Amerika ve belli bir dönemde Irak Baas Partisinin yardım ve desteği ile her zaman Azerbaycan’da etnik çatışmaların bir tarafı olmuşlar. Büyük güçler her zaman Kürt’leri maşa gibi kullanarak Orta Doğu bölgesinde onların aracılığıyla kendi çıkarlarını korumaya veya nüfuz havzalarını genişletmeye çalışmışlar. Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu İslam Dünyası’nda yayılması için Kürtlerin aşırı din duygularını kullanmış daha sonra İngiltere bölgede etkinliğini korumak ve Hindistan’ın yolunu elde tutarak oraya zarar verdirmemek için Kürtleri yanına çekmiştir. Bu bağlamda Arabistan Lauransı’nın Orta Doğu’da ve özellikle Kürtlerin arasında bulunarak yaptığı işler kendi başına bir araştırma konusudur. Deli Petro zamanından beri kâh Anadolu ve kâh Azerbaycan ve İran üzerinden sıcak denizlere inme sevdasında olan Rus’lar da bayağı bir zamanlar Kürtleri kullanmışlardır. En son ise Irak Baas Partisi eski İran Şahı ile olan sınır probleminden dolayı ve bir sonraki dönemde İran-Irak savaşı esnasında Kürtleri İran’ın aleyhine kışkırtmış ve İran’ın başına birçok dert açmıştır ama işin ilginç tarafı bu parti gerekli gördüğünde acımasız bir şekilde ister kendi vatandaşı Kürtlere ister İran Kürtlerine kırıcı darbeler indirmiştir. Şimdi ise Kürtler demokrasi sloganı ile Irak’a sokulan Amerika’nın aleti durumuna gelmişler. Bu arada her zaman göçe hazır olan Kürtler, ellerine geçen fırsatı yene de Türklerin aleyhinde kullanarak bir Türk kenti ve aynı zamanda petrol zengini olan Kerkük’e aynen Batı Azerbaycan’da yaptıkları gibi büyük göçler gerçekleştirerek bu öz be öz Türk vatanını ele geçirmeye çalışmaktalar. Ortada açık bir gerçek vardır ki, Kürtler ister Azerbaycan’da, ister Anadolu’da ve ister Irak’ta her zaman Türkleri ciddi zorluklarla karşı karşıya getirmiş ve Türklere sağalması zor ve hatta imkânsız yaralar açmışlar. Bunların en ağır ve şiddetlilerine ise gereğinden fazla konukseverlik yapan! Batı Azerbaycan Türkleri katlanmak zorunda kalmışlar.
Kürt ayaklanmalarının hepsinin ortak noktası Batı Azerbaycan’da toprak talebi ve Büyük Kürdistan iddiaları olmuştur. Şey Abidullah Şemzinani ve İsmail Simitko siyasi bilgilerinin yetersizliğinden dolayı bu kavramı kullanmasalar da kuşkusuz Batı Azerbaycan’da Türklere yaptıkları toplu kıyımlar bu doğrultuda olmuştur. Bu yanlışı Kürt tarihinin en entelektüel ve becerikli lideri Gazi Muhammet bile yapmıştır. Kürtlerin her zaman yaptıkları iki yanlış vardır. Brizcisi silaha sarılıp şiddet ve terör yoluna gitmeleri ikinci ise Türk Milleti’nin şeref ve namusu olan toprağına göz dikmeleridir. Şüphesiz bunların hiç birisinin Kürtlere tatlı sonuçları olmayacaktır.
Kürt milliyetçilerinin altın devirlerini yaşadıkları bir gerçektir. Dünya ve bölgedeki politik süreç özellikle Irak’taki karmaşık durum ve Kürtlerin elde edebildiği imtiyazlar, diğer yandan da İran devletinin iç politikası Kürtlere, akıl ve mantık çerçevesinde davrandıkları, tarihi ve güncel gerçekleri göz önünde bulundurdukları durumda çok büyük başarılar elde edebilecekleri değerli bir fırsat yaratmıştır. Yalnız geçmişteki gibi akıl ve mantığı bir kenara bırakıp yene de Batı Azerbaycan ve diğer Türk topraklarında hak iddia ederlerse kendilerini acı bir sonuç bekleyecektir.
Bu arada Türk ve Kürt aydınları karşılıklı saygı ve anlayış ortamında ve kendi haklarına yetinerek ortaya çıkabilecek problemleri çözebilir hatta İran genelinde ortak çalışmalar yaparak büyük başarılara imza atabilirler. Ne de olsa İran çerçevesinde Türklerle Kürtlerin bir takım ortak problemleri vardır. Bu noktaya geldiğimizde başka birçok önemli noktanın da altını çizmeden geçemeyeceğiz. İran içinde Türklerle Kürtlerin veya her hangi iki millet ya etniğin didişmesinden sadece ve sadece Fars şovenistleri kar edeceklerdir. İster Türkler ister Kürtler ister diğer İran halkları artık, önemli ölçüde iktidarı tekeline geçirmiş Fars şovenistlerinin karşısında, mağdur halklar olduklarını anlamalılar. Bu arada özellikle Güney Azerbaycan Türk aydınları Kuzey Azerbaycan’daki Karabağ faciasından ders almalı ve şimdiden gereken önlem ve tedbirleri almalılar.
*Bu makale Güney Azerbaycan’ın Sulduz –Negedeh- kentinin Özel İslami Üniversitesinde, Türk Öğrenciler tarafından Azerbaycan Türkçesi ve Fars dillerinde yayınlanan, Çenli Bel Öğrenci Dergisi’nin özel sayısından alınmıştır.
[1]Ozae Siyasiye Kordestan az 1258 ta 1325 (Krdistan’ın siyasi durumu 1879’dan 1946’ya kadar), Mocteba BORZUYİ, Fekre No yayınları, 1. bası, kış 1999, s.57
[2]Resaleye Giyame Şeyh Abidullah (Şeyh Abidullah ayaklanması mecmuası), Ali Han Avşar (Avşar tarihinden), s.24
[3]Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.24
[4]Aynı kaynak, s. 61
[5] Aynı kaynak, s.61
[6] Aynı kaynak, s.62
[7]Aynı kaynak, s.77
[8] Aynı kaynak, s.77
[9] Tarih ve Coğrafiyaye Miyandoab (Koşa Çay’ın-Miyandoab- tarih ve coğrafyası), Cemşid MEHBUBİ, Pervin yayınları, s.135
[10]Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.67
[11]Aynı kaynak, s.266
[12]Aynı kaynak, s.267
[13]Aynı kaynak, s.272
[14] Aynı kaynak, s.295
[15] Kord ve Kordestan (Kürt ve Kürdistan), Vasili NİKİTİN, Nilüfer yayınları, 1. bası, s.35
[16] Aynı kaynak, s.35
[17] Aynı kaynak, s.55
[18] Aynı kaynak, s.66’dan 73’e
[19] Aynı kaynak, s.75
[20] Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.38
[21]Şerefname, Emir Şerefhan Bitlisi, Elmi yayıncılık, s.470
[22] Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.40
[23]İran ve Godrethaye Bozorg Der Cenge Cehaniye Dovvom (2. Dünya savaşında İran ve büyük güçler), Dr.İraj ZOGİ, Pjenk yayınları, 2.bası, s.140
[24] Çeşmendaz politik-stratejik dergi, Mart 2005, s.21
[25]Haşemi ve Engelab (Haşimi ve devrim), Mesud REZEVİ, Hemşehri yayıncılık, 2.bası, s.285
[26]Kordestan (Kürdistan), şehit Çemran, 7. bası, İslami Kültür yayınları, s.39
[27] Çeşmendaz politik-stratejik dergi, Mart 2005, s.23
[28]Keyhan gazetesi, Hüccetülislam Hasani ile söyleşi, 8 Mart 2002
[29]Çeşmendaz politik-stratejik dergi, Mart 2005, s.23
[30] Tehevvolate Gomi Der İran (İran’da etnik gelişmeler), Dr. Mocteba MEGSUDİ, 1. bası, s.306
[31] Aynı kaynak, s.313
[32] Ebrar gazetesi, 24 Şubat 1998tarihli sayı
[33] Çenli Bel Öğrenci dergisi, 2.say, s.19
XVI. Yüzyılda Anadolu Kitapçılık Sanatının Gelişmesinde Güney Azerbaycanlıların Katkısı
Kaynak:
Labels:
Güney Azerbaycan,
kürd,
Kürt,
osmanlı,
tarih,
Tebriz,
Türk,
Urmia,
Urmiya,
urmiye,
urmu,
Urumiye
Subscribe to:
Posts (Atom)







