Güney Azәrbaycan-İranda yaşayan Türk xalqı, Türkiyә dәstәyini necә qazanabilәr?
Aşağıdakı yazı Sayın Rasim Sağlam vә Bulent Yilmaz bәylәrin mәnim bir statusuma kament olaraq yapdıqları qatqılardır. Qonu haqqında çox qapsamlı vә dәyәrli vә yeniliklәr içәrәn tәsbit vә düşüncәlәr daşıdıqlarından bunların qamuca oxunmasının olduqca yararlı olacağını düşündüm. Bu üzdәn dә sözü edilәn kamentlәri birlәşdirәrәk ayrı bir yazı biçimindә sәfhәmdә paylaşmaq istәdim.
Mehran Baharlı:
Türkiyәnin olqunlaşan ortadoğu dış siyasәti, er gec İran vә Güney Azәrbaycan qonusunda da özünü göstәrәcәk vә bu devlәt Fars kökdәndinçi ırqçı İran devlәti yox, Güney Azәrbaycan vә Türk xalqının yanında yer alacaqdır. Buna daha erkәn әrişәbilmәk üçün biz, Türkiyәnin indiki İran vә Güney Azәrbaycan siyasәtini daha yüksәk sәslә, daha sıx vә sürәkli olaraq әlәşdirmәliyik.
Bulent Yilmaz:
Türkiyenin meseleye bakişinin farkli boyutlari var. Öncelikle Türk kamuoyu iranda bir Türk halki olduğunu dahi bilmiyor. bunun sebebi ise irandaki Türklerin maruz kaldiklari politikalara karşi seslerini dünya kamuoyunun ilgisini Çekecek şekilde direnç göstermemeleridir. Yani ağlamayinca nasil bir çocuğa meme verilmiyorsa bir 30 milyonluk bir halk da şikayetini, Üzerindeki asimilasyon politikasina karşi ayağa kalkişini yüksek sesle gerekirse can vererek dile getirmesi gerekir. bu konuda yapilanlar ve Ödenmis bedeller varsa bile Türk kamuoyuna Ulasan Görüntüler yok. Irandaki Türklerin büyük kisminda iran politikalarini benimser bir yaklaşim söz konusudur. internette taniştiğim ve objektif şekilde sohbet ettiğim Türkleri Özellikle konuşturuyorum ki gerçekte ne düsündüklerini anlayabileyim. bu nedenle bazen pan Türkist politikalari hafifce elestiriyorum ki gercek düsünceleri ortaya Çiksin. bu Şekilde serbeti verince inanilmaz bir mankurtlasma olduğu anlaşiliyor. Kendisine Türk diyenlere karşi nasil sinsice bir Öfke nobeti geçirdiklerini gördükce farslarin işini ne derece iyi becerdiğini görüyor ve kahroluyorum. adam iran Türku ama "eger iran Türklere Türkçe eğituim verirse araplar lurlar kasgaylar Türkmenler beluçiler gibi diger Türk soylu halklar ve milletler hepsi ister ve ortada iran kalmaz" diyor. iranin derdi bu arkadasa kalmis.
ikincisi iran Türkiyenin enerji arzinda Önemli bri kaynaktir. rusyaya olan bağimlilik iran gaziyla asilmaya Çalişiliyor. bu ihtiyac o kadar barizdir ki amerika bile Türkiyeye Çikip bir Şey diyemiyor Çunku anlayisla karşilamak zorunda. Türkiyenin iranla arasinina açilmasi enerji darboğazina girmesi demektir. bu açiği kapatabilecegi çok fazla seçeneği yok. Kuzey irakla bu nedenle ilişkilerini iyileştirmeye çalişiyor çunku bolgedeki büyük rezervlerden yararlanarak bu bağimliliğini azaltmaya Çaloşiyor.
Üçüncü sebep kürt sorunudur. Türkiye PKK ile mücadele ederken PJAK ile savaşan iranla koordineli Çalişyor. Örgütün kontrol edilebilmesi için iranin kendi topraklarinda PKK ya Göz yummamasi lazim. Yillarca iran kendi sinir boylarinda PKK ya goz yummuştu. Artik PJAK in saldirilariyla sorunun kendisine de Uzandigini gördüğü için uyumlu Çalişiliyor. Iranla bozulacak bir ilişki bu işbirliğini de bozabilir.
bunun yaninda iran gelisen ekonomisi ve alim gücüyle Türk sanayisi ve hammaddesi için iyi bir pazardir. Şu an icin 10 milyar dolar civari olan ticaret hacmi 30 milyar dolara Çikartilmak isteniyor ve mevcut durumda iran lehine olan ticaret dengesi lehimize donuşturulmek isteniyor. Petrol ve doğalgaz nedeniyle arada dengesizlik var Çunku.
butun bunlara karşin eğer irandaki Türkler ses getirecek eylemler ile büyük bir başkaldiri yaparsa Türk kamuoynu buna sessiz kalamaz. ancak yüzyillardir savaşmadiğimiz irana karşi bir operasyon yapilamaz. Türkiye meseleyi dünya kamuoyuna taşimak dişinda Çok büyük adimlar atmaz. Tabi Türkiyedeki kürtlerin otuz senedir yuruttuğu çok uzun ve kanli bir mücadele gğze alinabilirse iran bunun altindan kalkamaz. böyle bir kanli süreci başlatabilmek ve iran Türklüğünü mücadeleye kanalize edebilmek için iki seçenek var. Ya PKK nin yaptiği gibi silahli mücadele hem devletin silahli güçlerine hem de içerideki fars yanlilarina yönelecek. yillar süren kanli çatismalar sonucunda ailesinden evlatlarini yitiren kişiler iran devletine karşi iyice düsmanlik besleyecek. Yillar sonra şiddet karşi Şiddeti doğuracak ve Türk halki irana karşi iyice tavir alacak. Irandaki Türklerin büyük kismi Ölen genclerinin milli dava icin olduğunu anlayip irana karşi çiktiğinda iran çöker. 2. yol ise silahli mücadeleye girmeden Öncelikle halkin içinde Türklük bilincini artiracak sosyo kulturel Çalişmalar yapmaktir. bu Çalişmalar belli bir seviyeye gelip halkin desteği alindiginda iranda siyasal dönüşümler için barişçil mücadele verilebilir. ancak bu yolun sakincasi eğer kisa vadede sonuc alinmazsa siradan halk kitleleri umutsuizluga kapilip fars tezlerine dönüş yapabilir. Unutmayalim ki halkin kahramanlara ihtiyaclari vardir. ve iran Türklüğü kendi kahramanlarini gerekirse Ölüm pahasina Çikartmak zorundadir.
iran Türklüğü yüzyil Önce Settar Hanin tahranda Ermeni polis sefi tarafindan nasil Şehit edildiğini ve bugun karabağda ermenilere destek veren iranin Şiilik Üzerinden din mezhep kardeşliğiyle Türkleri kontrol ettiğini artik anlamasi lazim. iranda atan her Türk yüreği bağimsizlik için atmalidir. farslarla evlilikler derehal sonlandirilmalidir. bu ortak evliliklerden doğan Çocuklar bağimsizlik düsüncemize en büyük direnişi gösteren kitleler oluyor. nasil ki bir evlat Anne babasinin ayrilmasini istemezse bu melez Çocuklarda iranla Azerbaycanin ayrılmaması için bizzat içimizde casit gibi Çalişiyor. Türk kızları ve Erkekleri birbirleriyle evlenmelidir. Bu milli davaya hizmet eden herkes karma evliliklere Çok büyük direnc göstermelidir. kızlarımız ve Uşaklarimizla konuşup Azerbaycan Türkleri içinden evlenmelerini sağlamaliyiz. bu evliliklerden doğan Çocuklar Öncelikle Anadillerini Çok iyi Ögrenmelidirler. her Türk Çocukalrini dede korkuttan baslayarak Türk eserlerini okutmalidir. latin alfabesi evde mutlaka Öğretilmelidir. bu eğitimi veremeyen ailelere her Türk genci gidip onlarin Çocuklarina dilimizi kulturumuzu ve latin alfabesini Öğretmeli ki iletisim kurabilelim.
Rasim Sağlam:
Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarında http://tr.wikipedia.org/wiki/Nuri_Killigil gibi güney azarbeycan + Kuzey azarbeycanında içinde olduğu devleti hesap eden topluluk az değildi. Yunan savasında Avrupaya karşı destek ...olmak anlamında Rusya yı taraf seçmek yardım alabilmek gerekiyordu bu siyasetin sonunda bu meseleye uzak kalmak zorunda kalındı ama . Nuri paşa gib bir çok kişi ölene dek bunu savundu.
Günümüze gelince ;
1 - Benim fikrimce önce Güney Azerbaycan kendi içinde birlik olmalı her yerde özlüğünü korumalı Asimilasyona direnmek ve dünya gündemine gelebilmek için her ülkede en az yılda bir gün Güney azarbeycanlıların günü olmalı v...e bu sorun işlenmeli.( Bunu şu nedenle söylüyorum Mehran bey size ulaştığım insanlarda ben bir birlik göremiyorum dinci Türkleri saymıyorum zaten , biraz Güney Azerbaycan Milli Hareketi var Daha çok kucaklayacı bir yapı lazm)
2- İran içinde diğer Türk gruplar ve diğer ezilen diğer gruplarla (kürt ve diğer) her türlü probleme rağmen ortak bir platformdan vazgeçilmemeli problemler ilerde konuşulmak anlaşılmak üzere dondurulmalı.
3-Sizi en iyi anlayanların öncelikli Azarbeycan Cumhuriyeti olması lazım ordaki hükümetinin de reddemeyeceği kadar bir kamuoyu öncelikle orda oluşturmak gerekir.Ne kadar istediğiniz gibi olmasada size göre bağımsız rejim.Gereksi yere o yönetimide beğenmediğiniz yönleri olsada her platformda yermek mantıksız bazılarınız öyle davranıyor.
4-Türkiye konusuna gelince Türkiyede bir size karşı uyanışın olabilmesi için .Sizin öncelikle tanınmanız lazım. Sizi en çok Türkiyede tanıtacak ilk kuvvet Azarbeycan Cumhuriyeti tüm fertleri ; Türkiyedeki Azarbeycan kökenli tüm kitle (özel...likler caferilerde birlikte) ; Türkiyedeki milliyetçi gruplar ve qızılbaş kitle bunlar üzerinde çalışırsanız bir kamuoyu oluşur. Şimdiye kadar böyle bir şey yeterli değil.Burdaki dediğim grupları hassaiyetleri ile kendilerinize çekebilirsiniz.Konserlerle ; Toplantılarla özellikle en etkili olanı söyleyeyim Yurt dışındaki Türkiye vatandaşları ile kurduğunuz insani sosyal münasebetler sizi daha çok iyi tanıtıyor.ABD dedekiler özlellikle .Ama Avrupa nezninde bu iyi işlemiyor ben Avrupda en az 5 milyon insanımız var bir gün ağızlarından Güney Azarbeycanla ilgili bir şey duymadım. Ama Amerikadakilerden duydum.
Showing posts with label Dil. Show all posts
Showing posts with label Dil. Show all posts
Saturday, July 9, 2011
Güney Azәrbaycan-İranda yaşayan Türk xalqı, Türkiyә dәstәyini necә qazanabilәr?
Labels:
destek,
Dil,
Güney Azerbaycan,
Güney Azərbaycan,
iran,
PJAK,
PKK,
siyaset,
tarih,
tarix,
Türk,
Türkçe,
Türkiye,
Türkiyə,
Ulus,
xalq
Thursday, May 26, 2011
Doktor Cavad Hey`әt 86 Yaşındadır
Sayqı vә vican borcu: Doktor Cavad Hey`әt 86 yaşındadır
Mehran Baharlı
Bu yazı TRT Türki düşәrgәsindә yayınlanmışdır:
http://tinyurl.com/3dnm3g6
İran vә Güney Azәrbaycanda modern anlamda Türk milli şuurunun oluşması, Mәşrutә Hәrәkәti vә Âzâdistan olayı ilә iligili olmayıp, bunlarla başlamamışdır. Bu hәrәkәtlәrin hәr ikisi dә İran mәrkәzli hәrәkәtlәr idilәr v heç biri Türk`ü millәt vә Azәrbaycan`ı vәtәn olaraq tәmәl almamışdı. İran vә Güney Azәrbaycanda modern Türklük milli bilinclәnmәnin ilk aşaması, M. Ә. Rәsulzadә`nin 1911 ilindә “İran Türklәri” kitabını yayınlaması ilә başlamışdır. Ardında “İttihâd vә Tәrәqqi” vә “İttihâd-i İslam”ın Güney Azәrbaycanda etginliklәrinin yanqıları vә İran-Güney Azәrbaycanda modern Türkçülüyün atası olan Tağı Rәf`әt`in ortaya çıxması ilә davam edip, bәlli ölçüdә kitlәsәllәşmişdir. Yeni oluşmaqda olan Türk milli bilinclәnmәsi Sovyetlәrin ortaya çıxışı ilә vә bu devlәtin Türk milli kimliyini danaraq vә torpağı tәmәl alaraq oluşdurduğu Kilasik Azәrbaycançılıq ideolojisi sarısından qısa sürәdә sıxışdırılmış vә yeyinliklә sönmәyә üz tutmuşdur. İkinci dünya savaşı sonrası S. C. Pişәvәri`nin öndәrliyindә qurulan “Azәrbaycan Milli Hökümәti” yıxılınca, Türk milli bilincinin gәlişim vә evrimi dә bütünüylә durma nöqtәsinә gәlmişdir. Ondan sonra arada 35 illik uzun bir sәssizlik vә qopma dönәmi yaşanmışdır. İran vә Güney Azәrbaycanda Türk milli bilincinin ikinci aşaması vә ya dirçәlmәsi 1979da Varlıq Dәrgisinin yayınlanması ilә başlamışdır. Bu târixi olay vә dönәmәc, özәlliklә Doktor Cavad Hey`әt, Doktor Hәmid Nutqi vә Doktor Әli Kәmali`nin adlarıyla bağlıdır. Varlıq`ın ortaya çıxmasıyla Güney Azәrbaycan vә İranda Türk milli bilinci sağlam tәmәllәr üzәrindә yüksәlәrәk dәrinlәmәsinә kök salmış, târixdә bәnzәri görülmәmiş vә geri dönülmәz bir biçimdә kitlәsәllәşmişdir.
Bugün mәn sayqı vә vicdan borcu ilә bağlı olduğum Varlıq ekipindәn böyük bir insan, Doktor Cavad Hey`әt vә әsәrlәrini tәqdirlә anmaqdayam. Târixi şәxsiyәtlәrin dәyәrlәndirilmәsi, etdiklәrindәn daha çox, onların etgilәri tәmәlindә yapılmalıdır. Bugün İranda Türk xalqının özünә qayıdış sürәcindә yapılan hәr şeydә Doktor Hey`әt`in izini görmәk mümkündür. Yeni Türk vә Azәrbaycan târixinin son dönәmi onun adı ilә ayrılmaz bir biçimdә bağlıdır. Doktor Cavad Hey`әt`in bir bilim adamının titizliyi ilә yazmış olduğu sağlam yazıları, yaxın târiximizdә başqa kimsәnin yapamadığı ölçüdә Türk xalqının özünü necә idrâk etmәsini etgilәmiş vә ona biçim vermişdir. Onun da ötәsindә, bu alçaq könüllü yazılar, İran vә Güney Azәrbaycanda Türk kimliyinin yaşadılmasını güvәncә altına almışdır. Doktor Cavad Hey`әt`in yazdığı mәqâlә vә kitablar, yalnız incәlәdiyi qonuları әlә alan birәr araşdırma mәqâlәsi vә ya kitabı deyildir. Bunlar Türk xalqı vә Azәrbaycan`ın kimliyi, әdәbiyatı vә mirâsı ilә ilgili bir biriylә bağlantılı qocaman bir dizinin parçalarıdır. Bunlar birәr anımsatmadır, birәr yolçuluqdur, birәr savunma vә e`tirazdır. Doktor Cavad Hey`әt`in Varlıq Dәrgisi-qurumunu sorumluluqla yaradıp ayaqda tutabilmәsi isә, uzaq görәnli bir vizyonun dәhâsıdır. O, qurduğu Varlıq Dәrgisi vә çox yönlü qәlәmi ilә İranda yaşayan Türk xalqına milli bir gәlәcәyin tәmәllәrini atmanı başarmış, bu ölkәdә köklәri qurutulmaq istәnәn әski Türk dili vә varlı kültürünün xalq vә aydın kitlәlәri arasına qayıtması vә yayqınlaşmasına nәdәn olmuşdur. Doktor Hey`әt`in gündәlik qısır siyâsi polemiklәrә girmәdәn, qarınca kimi işlәmәsi, insanlarda Türk dili vә kültürünә qocaman bir ilgi vә çәkimin yaranmasına nәdәn olmuşdur.
Böyük insanların davranış vә eylәmlәri gәnәldә bilincli vә istәnilәn amaclara yönәlik olar. Ancaq ortaya çıxan sonuclar, hәmişә bu amacların doğrultusunda olmayabilir. Buradakı istisna, Doktor Cavad Hey`әt kimi dâhilәrin yapdıqlarıdır. O istәdiyini bilmiş vә bildiyini yapmışdır, yapamayacağını da istәmәmişdir, aşırılığa heç qaçmamışdır. Doktor Cavad Hey`әt`in yapdıqlarını boşluqda deyil, mәtndә oxumaq gәrәkir. O heç bir vaxt açıqca ucuz siyâsәtә qatılmadı. Buna qarşın bir çox Türk vә Azәrbaycanlı siyâsi vә tәşkilatın son yüz il İran`ında başaramadığı işlәri tәk başına başarabildi. O Türk`ün milli kimlik vә Azәrbaycan`ın mәdәni varlığı sağlam tәmәllәr üzәrindә dikkәlmәdikcә siyâsi alanda öz xalqı vә yurdunu qurtaramayacağına inanaraq, әn doğru mucadilә yolunu seçdi. O, bilincli olaraq Türk xalqına solunum (nәfәs) yolu açmaya, onu dışarıya çıxartmaqla uğraşmış, yaşamaq üçün bir ortam yaratmaya çalışmış vә bu mucadilәni dә ruh gücü vә çәlik bir irâdә ilә başarılı sonuca vardırmışdır. Bu, yaxın târiximizdә tayı görülmәmiş bir olaydır. O bir düşünür olaraq, çoxlarına umudsuz gözükәn bir ortamda yeni bir savaşım başlatmış vә onu da başarıyla utquya aparmışdır. Doktor Cavad Hey`әt İranda aşağılanmış, dili vә kimliyi әlindәn alınmış Türk xalqının târixindә yeni bir dönәm açmaq üçün mucadilәyә atılmışdır. Doktor Cavad Hey`әt`dә şaşırdıcı başqa yönlәr dә vardır. Modern bir milli varlıq olabilmәsi üçün, uyduruq tәmәllәr üzәrinә qurulmuş vә Türk xalqının gәrçәk bir millәt olaraq gәlişmәsini әngәllәyәn Azәri vә Azәrbaycanca kimi kimliklәrin, habelә geçmişdәn qalan bir sıra zәrәrli siyâsi gәlәnәklәrin qaldırılması ya da әn azı qıraqlanması (marjinaşdırılması) gәrәkirdi. Doktor Cavad Hey`әt, yılmaq vә qorxmaq bilmәyәn bir yaradıcılıqla yaxın târiximizdә heç kimsәnin gәrçәklәşdirәmәdiyi bu idealları gәrçәklәşdirmәni dә başarmışdır.
Doktor Cavad Hey`әt eşsiz kişiliyi ilә bütün insanların sayqısını qazanan, ciddiyәti ilә hamını özünә inandıran, gәlәcәk quşaqlar üçün sağlam tәmәllәr atmağa uğraşan bir millәt yaradıcısı vә olqun vә kamala yetişmiş zәkası ilә millәtinin ortasında yaşayan bir bilgәdir. O İran vә Güney Azәrbaycanda yaşayan Türk xalqına Türk olduğundan, târixindәn vә dilindәn dolayı özünә güvәnmә vә dayanma duyqusunu aşıladı. Bu üzdәn dә yeni Türk gәncliyi, Doktor Cavad Hey`әt`in әsәrlәrinә vә mucadilәsinә heyrandır. Çünkü onda öz kimliyi vә özgürlüyünü sevәn, bütün xalqlar üçün sәmbol olaraq qalacaq güclü bir kişiliyi görmәkdәdir. Mәnim üçün isә Doktor Hey`әt, sorumluluq duyqusu vә mәdәni cәsarәt ilә durmadan çalışan, әsin qaynağı vә örnәk olan, mәdәni çalışmalar vә sürәkliliyin önәmini göstәrәn, öz millәti vә insanlıq âlәminә bәslәdiyi sevgi ilә bir dâhinin nәlәr yaradabilәcәyini hәyәcanlı bir sәhnәdә seyr etdirәn ulu bir insandır. Onu işi, mәnim Türk ayrıcalığını anlama vә yazmaya başlamamda önәmli rol oynamışdır. Doktor Cavad Hey`әt uşaqkәn mәnim qәhrәmanlarım arasındaydı. Mәn bugün dә onun heyranları arasında bulunmaya davam edirәm.
Mehran Baharlı
Bu yazı TRT Türki düşәrgәsindә yayınlanmışdır:
http://tinyurl.com/3dnm3g6
İran vә Güney Azәrbaycanda modern anlamda Türk milli şuurunun oluşması, Mәşrutә Hәrәkәti vә Âzâdistan olayı ilә iligili olmayıp, bunlarla başlamamışdır. Bu hәrәkәtlәrin hәr ikisi dә İran mәrkәzli hәrәkәtlәr idilәr v heç biri Türk`ü millәt vә Azәrbaycan`ı vәtәn olaraq tәmәl almamışdı. İran vә Güney Azәrbaycanda modern Türklük milli bilinclәnmәnin ilk aşaması, M. Ә. Rәsulzadә`nin 1911 ilindә “İran Türklәri” kitabını yayınlaması ilә başlamışdır. Ardında “İttihâd vә Tәrәqqi” vә “İttihâd-i İslam”ın Güney Azәrbaycanda etginliklәrinin yanqıları vә İran-Güney Azәrbaycanda modern Türkçülüyün atası olan Tağı Rәf`әt`in ortaya çıxması ilә davam edip, bәlli ölçüdә kitlәsәllәşmişdir. Yeni oluşmaqda olan Türk milli bilinclәnmәsi Sovyetlәrin ortaya çıxışı ilә vә bu devlәtin Türk milli kimliyini danaraq vә torpağı tәmәl alaraq oluşdurduğu Kilasik Azәrbaycançılıq ideolojisi sarısından qısa sürәdә sıxışdırılmış vә yeyinliklә sönmәyә üz tutmuşdur. İkinci dünya savaşı sonrası S. C. Pişәvәri`nin öndәrliyindә qurulan “Azәrbaycan Milli Hökümәti” yıxılınca, Türk milli bilincinin gәlişim vә evrimi dә bütünüylә durma nöqtәsinә gәlmişdir. Ondan sonra arada 35 illik uzun bir sәssizlik vә qopma dönәmi yaşanmışdır. İran vә Güney Azәrbaycanda Türk milli bilincinin ikinci aşaması vә ya dirçәlmәsi 1979da Varlıq Dәrgisinin yayınlanması ilә başlamışdır. Bu târixi olay vә dönәmәc, özәlliklә Doktor Cavad Hey`әt, Doktor Hәmid Nutqi vә Doktor Әli Kәmali`nin adlarıyla bağlıdır. Varlıq`ın ortaya çıxmasıyla Güney Azәrbaycan vә İranda Türk milli bilinci sağlam tәmәllәr üzәrindә yüksәlәrәk dәrinlәmәsinә kök salmış, târixdә bәnzәri görülmәmiş vә geri dönülmәz bir biçimdә kitlәsәllәşmişdir.
Bugün mәn sayqı vә vicdan borcu ilә bağlı olduğum Varlıq ekipindәn böyük bir insan, Doktor Cavad Hey`әt vә әsәrlәrini tәqdirlә anmaqdayam. Târixi şәxsiyәtlәrin dәyәrlәndirilmәsi, etdiklәrindәn daha çox, onların etgilәri tәmәlindә yapılmalıdır. Bugün İranda Türk xalqının özünә qayıdış sürәcindә yapılan hәr şeydә Doktor Hey`әt`in izini görmәk mümkündür. Yeni Türk vә Azәrbaycan târixinin son dönәmi onun adı ilә ayrılmaz bir biçimdә bağlıdır. Doktor Cavad Hey`әt`in bir bilim adamının titizliyi ilә yazmış olduğu sağlam yazıları, yaxın târiximizdә başqa kimsәnin yapamadığı ölçüdә Türk xalqının özünü necә idrâk etmәsini etgilәmiş vә ona biçim vermişdir. Onun da ötәsindә, bu alçaq könüllü yazılar, İran vә Güney Azәrbaycanda Türk kimliyinin yaşadılmasını güvәncә altına almışdır. Doktor Cavad Hey`әt`in yazdığı mәqâlә vә kitablar, yalnız incәlәdiyi qonuları әlә alan birәr araşdırma mәqâlәsi vә ya kitabı deyildir. Bunlar Türk xalqı vә Azәrbaycan`ın kimliyi, әdәbiyatı vә mirâsı ilә ilgili bir biriylә bağlantılı qocaman bir dizinin parçalarıdır. Bunlar birәr anımsatmadır, birәr yolçuluqdur, birәr savunma vә e`tirazdır. Doktor Cavad Hey`әt`in Varlıq Dәrgisi-qurumunu sorumluluqla yaradıp ayaqda tutabilmәsi isә, uzaq görәnli bir vizyonun dәhâsıdır. O, qurduğu Varlıq Dәrgisi vә çox yönlü qәlәmi ilә İranda yaşayan Türk xalqına milli bir gәlәcәyin tәmәllәrini atmanı başarmış, bu ölkәdә köklәri qurutulmaq istәnәn әski Türk dili vә varlı kültürünün xalq vә aydın kitlәlәri arasına qayıtması vә yayqınlaşmasına nәdәn olmuşdur. Doktor Hey`әt`in gündәlik qısır siyâsi polemiklәrә girmәdәn, qarınca kimi işlәmәsi, insanlarda Türk dili vә kültürünә qocaman bir ilgi vә çәkimin yaranmasına nәdәn olmuşdur.
Böyük insanların davranış vә eylәmlәri gәnәldә bilincli vә istәnilәn amaclara yönәlik olar. Ancaq ortaya çıxan sonuclar, hәmişә bu amacların doğrultusunda olmayabilir. Buradakı istisna, Doktor Cavad Hey`әt kimi dâhilәrin yapdıqlarıdır. O istәdiyini bilmiş vә bildiyini yapmışdır, yapamayacağını da istәmәmişdir, aşırılığa heç qaçmamışdır. Doktor Cavad Hey`әt`in yapdıqlarını boşluqda deyil, mәtndә oxumaq gәrәkir. O heç bir vaxt açıqca ucuz siyâsәtә qatılmadı. Buna qarşın bir çox Türk vә Azәrbaycanlı siyâsi vә tәşkilatın son yüz il İran`ında başaramadığı işlәri tәk başına başarabildi. O Türk`ün milli kimlik vә Azәrbaycan`ın mәdәni varlığı sağlam tәmәllәr üzәrindә dikkәlmәdikcә siyâsi alanda öz xalqı vә yurdunu qurtaramayacağına inanaraq, әn doğru mucadilә yolunu seçdi. O, bilincli olaraq Türk xalqına solunum (nәfәs) yolu açmaya, onu dışarıya çıxartmaqla uğraşmış, yaşamaq üçün bir ortam yaratmaya çalışmış vә bu mucadilәni dә ruh gücü vә çәlik bir irâdә ilә başarılı sonuca vardırmışdır. Bu, yaxın târiximizdә tayı görülmәmiş bir olaydır. O bir düşünür olaraq, çoxlarına umudsuz gözükәn bir ortamda yeni bir savaşım başlatmış vә onu da başarıyla utquya aparmışdır. Doktor Cavad Hey`әt İranda aşağılanmış, dili vә kimliyi әlindәn alınmış Türk xalqının târixindә yeni bir dönәm açmaq üçün mucadilәyә atılmışdır. Doktor Cavad Hey`әt`dә şaşırdıcı başqa yönlәr dә vardır. Modern bir milli varlıq olabilmәsi üçün, uyduruq tәmәllәr üzәrinә qurulmuş vә Türk xalqının gәrçәk bir millәt olaraq gәlişmәsini әngәllәyәn Azәri vә Azәrbaycanca kimi kimliklәrin, habelә geçmişdәn qalan bir sıra zәrәrli siyâsi gәlәnәklәrin qaldırılması ya da әn azı qıraqlanması (marjinaşdırılması) gәrәkirdi. Doktor Cavad Hey`әt, yılmaq vә qorxmaq bilmәyәn bir yaradıcılıqla yaxın târiximizdә heç kimsәnin gәrçәklәşdirәmәdiyi bu idealları gәrçәklәşdirmәni dә başarmışdır.
Doktor Cavad Hey`әt eşsiz kişiliyi ilә bütün insanların sayqısını qazanan, ciddiyәti ilә hamını özünә inandıran, gәlәcәk quşaqlar üçün sağlam tәmәllәr atmağa uğraşan bir millәt yaradıcısı vә olqun vә kamala yetişmiş zәkası ilә millәtinin ortasında yaşayan bir bilgәdir. O İran vә Güney Azәrbaycanda yaşayan Türk xalqına Türk olduğundan, târixindәn vә dilindәn dolayı özünә güvәnmә vә dayanma duyqusunu aşıladı. Bu üzdәn dә yeni Türk gәncliyi, Doktor Cavad Hey`әt`in әsәrlәrinә vә mucadilәsinә heyrandır. Çünkü onda öz kimliyi vә özgürlüyünü sevәn, bütün xalqlar üçün sәmbol olaraq qalacaq güclü bir kişiliyi görmәkdәdir. Mәnim üçün isә Doktor Hey`әt, sorumluluq duyqusu vә mәdәni cәsarәt ilә durmadan çalışan, әsin qaynağı vә örnәk olan, mәdәni çalışmalar vә sürәkliliyin önәmini göstәrәn, öz millәti vә insanlıq âlәminә bәslәdiyi sevgi ilә bir dâhinin nәlәr yaradabilәcәyini hәyәcanlı bir sәhnәdә seyr etdirәn ulu bir insandır. Onu işi, mәnim Türk ayrıcalığını anlama vә yazmaya başlamamda önәmli rol oynamışdır. Doktor Cavad Hey`әt uşaqkәn mәnim qәhrәmanlarım arasındaydı. Mәn bugün dә onun heyranları arasında bulunmaya davam edirәm.
Labels:
Azerbaycan,
Azeri,
Azəri,
Cavad Heyәt,
Dərgi,
Dil,
Güney Azərbaycan,
iran,
Milli,
Rəsulzadə,
siyasәt,
tarix,
Türk,
Varlıq,
Vətən
Thursday, April 7, 2011
Türkcə Yazalım - Güntay Gəncalp
Bu ilin növruz günlərini İzmirdə keçirdim. Yenə də bir çox Türkçə kitablar alamağa olanaq sağlandı.
İzmirə getmədən öncə türk dilinə tərcümə edilmiş Batı filosoflarının kitablarının listəsini internetdən çıxarmışdım.
Özəlliklə Qadamer və Heidgerin kitablarını almam gərəkirdi. Ancaq Jak Deridanın “Önəmsizin arkeolojisi”, Leninin “Sənət və ədəbiyat” kitabını, Tolstotun “Sənət nədir?” adlı möhtəşəm kitabını, Vitgenisteinin ”Fəlsəfi soruşdurmalar” əsərini, Frants Lyotarın “Fenomenoloji” yapıtını, Freudun, Yaspersin, Plexanovun, Nitschenin bir neçə kitabını və bir neçə roman və digər fəlsəfi, tarixi içəriyi olan kitablar da türk yazarlardan aldım.
Bunları oxumam üçün sanıram iki il zaman lazım olacaq.
Bu oxumaları öz psikolojim üzərində denəmişəm. Bizlər yabancı dil bilsək də, ancaq öz dilimizdə oxumağa özənməliyik.
Çünkü ilk oxuldan başlamış universitəyə qədər farsca oxumalar düşüncəmizi farslaşdırmışdır.
İnsanlarımız türkçəni düşüncə və yazı dili kimi qullana bilmirlər. Bu baxımdan Türkiyə bizim üçün ən böyük şansır.
Çünkü dünyanın bir çox fəlsəfi, tarixi, elmi, ədəbi və sosioloji qaynaqları türk dilinə tərcümə edilmişdir.
İnternetdə də bir çox araşdırmalar türk dilində mövcuddur.
Bu üzdən də farsca ilə evrilib çevrilmiş olan beynimizi və düşüncəmizi türkləşdirmənin tək yolu türkçə oxumaqdır.
İkinci bir yol yoxdur. Türkiyə bizim düşüncəmizin Türkləşməsi üçün möhtəşəm və gündən günə gəlişib böyüyən bir fürsətdir, bir şansdır.
Türk dilində var olan evrənsəl bilgiləri özümsəyərək doğru-dürüst türkçülük savaşına çıxa bilərik.
İldə ən az 7-8 kitab və yüzlərcə türkçə məqalə oxuyan İran vətəndaşı bir türk gəncinin türklük savaşına düşüncədə qatqıda bulunması qaçınılmaz olacaqdır. Bu gün isə, bizim savaşımız düşüncə savaşıdır.
Bunun üçün para xərcləməyə çox da ehtiyac yoxdur. İnternetdə gərəkən bilgilər və məqalələr var.
Türkçə oxumayan adamın türklük savaşında önəmli yer tutacağına inancım yoxdur.
Türkün yüksəlişi türk dili ilə ola bilər yalnız. Öncə bunu qəbul etməliyik.
Bunu qəbul edərsək, farslaşmış təfəkkürümüzü, farscanın əsarətində bulunan düşüncəmizi türkçə oxumağa məhkum edəcəyik.
Sonra da türkçəcilik alışqanlığa dönüşəcəkdir.
Türkiyədəki qaynaqları oxuyub dünyaya baxışımızı Türkçələşdirdikcə öz ləhcəmizdə beyin ürünlərimizi tariximiz və toplumumuzla paylaşmalıyıq.
İrandakı Türklərin qurtuluşu, ancaq bu yolla mümkün ola bilər. Böyük bir Türkçəcilik devrimi başlamalıdır.
Qadamerin “Həqiqət və yöntəm” adlı iki cilddən ibarət olan möhtəşəm fəlsəfi əsərini oxyuram.
Bu kitabı türkçə oxumanın ayrıca, bir zövqü və ləzzəti var. Bu kitab haqqında danışmaq istəmirəm.
Əsəri bitirdikdən sonra bəlkə bir şeylər yazaram. Yazmasam da Qadamerin fəlsəfəsinin mənim yaradıcılığımı dərindən etkiləyəcəyinə indidən inanıram.
Yalnız bunu söyləmək istəyirəm ki, Qadamerin və Heidgerin varlığı anlama fəlsəfələrinin ana əksəni (mehvəri) dildir.
Varlıq dildə yuvalanmış. Dilin dışındakıları anlaya bilmərik. İranda türk dilinin içində bir şey yoxdur. Dolmasına, doluşmasına olanaq olmamışdır.
O zaman yanıbaşımızdakı türkçənin içindəkiləri İrandakı türkçənin içinə doldurmalıyıq.
İranda minlərcə kitabı ərəb əlifbasına çevirib dövlətin izni ilə yaymaq mümkündür.
Əsas mücadilə də məncə budur. İranın hər yerində kitab satış mərkəzlərində türkçə kitablarla dolub daşmalıdır. İntellektual qaynaq oluşdurulmalıdır.
Yoxsa intellektual dərinlikdən yoxsun olan siyasi devinimin gələcəyi olmaz.
Bunu Adorno´nun bir kitabının adı olan “Aydınlanma dialektiyi” anlayışı ilə tanımlaya bilərik.
Bəlli yaş sınırını aşmış və yaşlanmış insanlarımızdan türkçə yazmalarını bəkləmək mümkün olmasa da, gənc nəslin farsca yazması bir qural olaraq xoş görülməməlidir.
Geniş ölçülü uyqarlıq savaşına girmək gərəkir. Hər uyqarlığın da bir dili olur.
Farsca yazmaq öz-özünə fars dilinə yararlı olmaqdır. Toplumumuzda “Türkçə oxul dili ola bilməz, ancaq danışıq dili ola bilər” kimi, yayqın bir yanlışlığa xidmət etməkdir.
İranda minlərcə qələm uzmanları düşünürlər yetişməlidir.
Kim deyirsə, buna olanaq yoxdur, yanlış söyləyir. Ən böyük olanaqlar olanaqsızlıqlar və basqı ortamında ortaya çıxar. Yetər ki, türkçəciliyi öz nəfsimizdə bir inanc halına gətirəlim.
Güntay Gəncalp
İzmirə getmədən öncə türk dilinə tərcümə edilmiş Batı filosoflarının kitablarının listəsini internetdən çıxarmışdım.
Özəlliklə Qadamer və Heidgerin kitablarını almam gərəkirdi. Ancaq Jak Deridanın “Önəmsizin arkeolojisi”, Leninin “Sənət və ədəbiyat” kitabını, Tolstotun “Sənət nədir?” adlı möhtəşəm kitabını, Vitgenisteinin ”Fəlsəfi soruşdurmalar” əsərini, Frants Lyotarın “Fenomenoloji” yapıtını, Freudun, Yaspersin, Plexanovun, Nitschenin bir neçə kitabını və bir neçə roman və digər fəlsəfi, tarixi içəriyi olan kitablar da türk yazarlardan aldım.
Bunları oxumam üçün sanıram iki il zaman lazım olacaq.
Bu oxumaları öz psikolojim üzərində denəmişəm. Bizlər yabancı dil bilsək də, ancaq öz dilimizdə oxumağa özənməliyik.
Çünkü ilk oxuldan başlamış universitəyə qədər farsca oxumalar düşüncəmizi farslaşdırmışdır.
İnsanlarımız türkçəni düşüncə və yazı dili kimi qullana bilmirlər. Bu baxımdan Türkiyə bizim üçün ən böyük şansır.
Çünkü dünyanın bir çox fəlsəfi, tarixi, elmi, ədəbi və sosioloji qaynaqları türk dilinə tərcümə edilmişdir.
İnternetdə də bir çox araşdırmalar türk dilində mövcuddur.
Bu üzdən də farsca ilə evrilib çevrilmiş olan beynimizi və düşüncəmizi türkləşdirmənin tək yolu türkçə oxumaqdır.
İkinci bir yol yoxdur. Türkiyə bizim düşüncəmizin Türkləşməsi üçün möhtəşəm və gündən günə gəlişib böyüyən bir fürsətdir, bir şansdır.
Türk dilində var olan evrənsəl bilgiləri özümsəyərək doğru-dürüst türkçülük savaşına çıxa bilərik.
İldə ən az 7-8 kitab və yüzlərcə türkçə məqalə oxuyan İran vətəndaşı bir türk gəncinin türklük savaşına düşüncədə qatqıda bulunması qaçınılmaz olacaqdır. Bu gün isə, bizim savaşımız düşüncə savaşıdır.
Bunun üçün para xərcləməyə çox da ehtiyac yoxdur. İnternetdə gərəkən bilgilər və məqalələr var.
Türkçə oxumayan adamın türklük savaşında önəmli yer tutacağına inancım yoxdur.
Türkün yüksəlişi türk dili ilə ola bilər yalnız. Öncə bunu qəbul etməliyik.
Bunu qəbul edərsək, farslaşmış təfəkkürümüzü, farscanın əsarətində bulunan düşüncəmizi türkçə oxumağa məhkum edəcəyik.
Sonra da türkçəcilik alışqanlığa dönüşəcəkdir.
Türkiyədəki qaynaqları oxuyub dünyaya baxışımızı Türkçələşdirdikcə öz ləhcəmizdə beyin ürünlərimizi tariximiz və toplumumuzla paylaşmalıyıq.
İrandakı Türklərin qurtuluşu, ancaq bu yolla mümkün ola bilər. Böyük bir Türkçəcilik devrimi başlamalıdır.
Qadamerin “Həqiqət və yöntəm” adlı iki cilddən ibarət olan möhtəşəm fəlsəfi əsərini oxyuram.
Bu kitabı türkçə oxumanın ayrıca, bir zövqü və ləzzəti var. Bu kitab haqqında danışmaq istəmirəm.
Əsəri bitirdikdən sonra bəlkə bir şeylər yazaram. Yazmasam da Qadamerin fəlsəfəsinin mənim yaradıcılığımı dərindən etkiləyəcəyinə indidən inanıram.
Yalnız bunu söyləmək istəyirəm ki, Qadamerin və Heidgerin varlığı anlama fəlsəfələrinin ana əksəni (mehvəri) dildir.
Varlıq dildə yuvalanmış. Dilin dışındakıları anlaya bilmərik. İranda türk dilinin içində bir şey yoxdur. Dolmasına, doluşmasına olanaq olmamışdır.
O zaman yanıbaşımızdakı türkçənin içindəkiləri İrandakı türkçənin içinə doldurmalıyıq.
İranda minlərcə kitabı ərəb əlifbasına çevirib dövlətin izni ilə yaymaq mümkündür.
Əsas mücadilə də məncə budur. İranın hər yerində kitab satış mərkəzlərində türkçə kitablarla dolub daşmalıdır. İntellektual qaynaq oluşdurulmalıdır.
Yoxsa intellektual dərinlikdən yoxsun olan siyasi devinimin gələcəyi olmaz.
Bunu Adorno´nun bir kitabının adı olan “Aydınlanma dialektiyi” anlayışı ilə tanımlaya bilərik.
Bəlli yaş sınırını aşmış və yaşlanmış insanlarımızdan türkçə yazmalarını bəkləmək mümkün olmasa da, gənc nəslin farsca yazması bir qural olaraq xoş görülməməlidir.
Geniş ölçülü uyqarlıq savaşına girmək gərəkir. Hər uyqarlığın da bir dili olur.
Farsca yazmaq öz-özünə fars dilinə yararlı olmaqdır. Toplumumuzda “Türkçə oxul dili ola bilməz, ancaq danışıq dili ola bilər” kimi, yayqın bir yanlışlığa xidmət etməkdir.
İranda minlərcə qələm uzmanları düşünürlər yetişməlidir.
Kim deyirsə, buna olanaq yoxdur, yanlış söyləyir. Ən böyük olanaqlar olanaqsızlıqlar və basqı ortamında ortaya çıxar. Yetər ki, türkçəciliyi öz nəfsimizdə bir inanc halına gətirəlim.
Güntay Gəncalp
Tuesday, March 22, 2011
"Azəri" Kələməsinin İbhamı Haqqında Qısa Not
"Azəri" Kələməsinin İbhamı Haqqında Qısa Not
Ari Kəskin
Fars milliyətçiləri İrandaki Azərbaycan Türklərini tanımlamaq üçün Azəri kelmesini istifadə ediller. Ehmed Kesrevinin “ Azəri ya Zəban Bastani Azərbaycan” əsərini də Azəri kelimesinin istifadəsine teorik dayanaq olaraq göstərirlər. Əhməd Kəsrəvənin “ Azəri ya Zəban Bastani Azərbaycan” əsərində önə sürdüyü tezisləri daha sonra həm öz məqalələri həm də fərqli tarixçilərin çalışmaları çürütülmüşdür.
Fars milliyitçileri Azəri kələməsini çox geniş ve Əhmed Kəsrəvinin tezislərini də aşacaq şekildə istifadə edirler. Eslində Əhmed Kəsrəvini də öz mənfətleri istiqameəində təhrif edirler. Başqa bir sözlə bu gün Azəri kələməsine yükleənən /ətfedilen məna Əhmed Keəsrəvinin “ Azəri ya zeban Bastani Azərbaycan” tezislerindən çox ferqlidir.
Əhməd Kəsrəvi 1921-ci ildə «Azəri ya Zəban Bastane Azərbaycan» adlı əsərini nəşr etmişdi. Müəllif bu əsərində Azərbaycanlıların türk olmadıqlarını irəli sürmüşdür. Kəsrəviyə görə Azərbaycanın eski dili türk dil ailəsinə mənsub dəyildir. Azəri dili İran mənşəli bir dildir. Azərilər Səlcuqluların İrana gəlməsi ilə türkləşməyə başlamışdılar. Kesreviye görə bu dil Azərbaycanın bəzi bölgələrində yaşasa da bugün Azərbaycanda danışılan dil Türkçədir. Başqa bir sözlə Əhməd Kəsrəvi bugünkü Azərbaycanda yayqın olaraq danışılan dilin Azəri olmadığını qəbul edir. Azəri dilini Azərbaycanın əski/bastani dili kimin taımlayır..
Əhməd KəsrəviAzəri kələməsəni dil adı kimin istifadə edir. Əhmed Kərəvinin əsərlərində Azəri məfhumu etnisite ve millət mənasında dəyil. Kəsrəviyə görə Azəri dili İran menşeli dildir ve bu dili danışanlar isə ariya nejad/ırqına mənsubdurlar.
Fars milliyətçiləri Əhməd Kəsrəvinin qondarma tezislərini bele təhrif etmişlər ve Kəsrəvinin istifadə ettiyi mənanın ötəsində faydanırlar. Kesrevi Azəri dilini Azərbaycanın əski dili kimin tərif edir, ancaq Fars milliyətçiləri bugün də Azərbaycanda danışılan dilin Azəri olduğunu iddia edirlər. Halbu ki, Kəsrəvi Azərbaycanın bugünkü diilini türkçə olduğunu qəbul edir.Əhməd Kəsrəvə Azəri kələmesini dil adı kimin istifadə edir, fars milliyətçiləri isə Azəri kələməsini etnisitə, millət ve ırq/nejad mənasında istifadə edir.
Görüldüyü kimin Azəri kələmesi ne mənaya gəldiyi bəlli olmayan çox mubhəm bir məfhuma çevrilmişdir. Bu da Fars milliyətçilərnin esası çelişki/tenaquzlərindən biridir.
Fars milliyətçiəlri öz teorisiyənlerinin tezislərini tehrif edərek kültürəl/fərhəngi Faşist özəlliklərini açıq şəkildə göstərmiştir. Əhməd Kəsrəvi kimin fars milliyətçi teorisiyəni tehrif edən siyasi axımın həqqniyetdən nə qədər məhrum olduğu ortadadır. Bu təhrif Azəri kələməsəni tarixi mevzu olmaqdan çıxartmış, asimlasyon ve inkar siyasətinin önəmli vəsiləsine çevirimişdir.
İşinin qərib tərəfi fars milliyətçilərinin bu təhrif dəyil. Çünki onlarin ne olduqlarını bilirik . İranda özlərini “dəmokrat” olaraq adlandıran niruların/quvvələrin də bu kekələməni istifadə etmələri çox calibdir.
Mehran Baharli:
Mәnim bu qonudakı görüşlәrim özәtlә belәdir:
1-“Âzәri” adını, “Türk” xalqı vә dili üçün qullanmaq tәmәlsiz vә yanlışdır. Bu ad nә İran’da, nә Türkiyә’dә, nә dә İngilizcәdә biz vә dilimizi adlandırmaq üçün işlәdilmәmәlidir.
2-Türkül (Turkic) x...alq vә millәtlәr hәr biri öz bәyәndiklәri, mәnimsәdiklәri vә işlәtdiklәri adlarla adlandırılmalıdırlar. Örnәyin Özbәk, Uyqur, Tatar, Türkmәn, Qazaq, Qırqız, ....
3-Türkül (Turkic) xalqlar arasında, milli adı ortaq vә “Türk” olan iki millәt vardır. O da biz vә Türkiyә-Balķan-Qibris’dә olanlardır. Bu iki millәti adlandıranda, özәlliklә bunları bir birindәn ayırt etmәk istәrkәn, “Türkiyә Türkü” vә “Azәrbaycan Türkü” diyә adlandırmalıyıq. Necәki “Balķan Türkü” vә “Qibris Türkü” deyirik.
4-Acı gәrçәk budur ki milli adımız olan “Türk”ü, tәkcә İran devlәti vә Paniranistlәr deyil, Türkiyә rәsmi görüşü dә bizim әlimizdәn almaya, bizdәn çalmaya qalxışmışdır. Bu davranış kәsinliklә bizim qәbul edәbilәcәyimiz bir davranış deyildir.
5-Türkiyә Türklәri, özәlliklә bu ölkәnin eliti vә rәsmi görüşü, bizim milli adımız olan “Türk”ü bizә qaytarmaq vә daha doğrusu “Türk” milli adınını bizimlә paylaşmaq zorundadır. Türkiyә rәsmi görüşü, “Türk”ün millәt adı vә etnik ad olaraq tәkcә onları deyil bizi dә tәmsil etdiyini, bu milli adın iki millәtә âyid olduğunu qәbul etmәli vә bu gәrçәyә sayqı göstәrmәlidir.
6-Bu doğrultuda, Türkiyә mediyasında çıxan “Türk-İran ilişgilәri” kimi tәrkiblәr tәmәldәn yanlışdır. Birincisi buna görә ki “İran” bir devlәt adıdır, millәt adı deyildir. Dolayısı ilә “İran”ın qarşılığı “Türkiyә” olmalıdır vә nә “Türk”. İkincisi “Türk”, Türkiyә devlәti ilә eşit tutulamaz, Türkiyә devlәti bütün Türkiyәlilәrin vә nә tәkcә bu ölkәdә yaşayan Türklәrin devlәtidir. Ayrıca “Türk”dәn amac, bir millәt isә dә, onu Türkiyә’dә yaşayanlara tәkәl vә özәl etmәk yanlışdır. “Türk”, Türkiyәlilәrin milli adı olduğu qәdәr, bizim dә milli adımızdır.
Ari Kəskin
Fars milliyətçiləri İrandaki Azərbaycan Türklərini tanımlamaq üçün Azəri kelmesini istifadə ediller. Ehmed Kesrevinin “ Azəri ya Zəban Bastani Azərbaycan” əsərini də Azəri kelimesinin istifadəsine teorik dayanaq olaraq göstərirlər. Əhməd Kəsrəvənin “ Azəri ya Zəban Bastani Azərbaycan” əsərində önə sürdüyü tezisləri daha sonra həm öz məqalələri həm də fərqli tarixçilərin çalışmaları çürütülmüşdür.
Fars milliyitçileri Azəri kələməsini çox geniş ve Əhmed Kəsrəvinin tezislərini də aşacaq şekildə istifadə edirler. Eslində Əhmed Kəsrəvini də öz mənfətleri istiqameəində təhrif edirler. Başqa bir sözlə bu gün Azəri kələməsine yükleənən /ətfedilen məna Əhmed Keəsrəvinin “ Azəri ya zeban Bastani Azərbaycan” tezislerindən çox ferqlidir.
Əhməd Kəsrəvi 1921-ci ildə «Azəri ya Zəban Bastane Azərbaycan» adlı əsərini nəşr etmişdi. Müəllif bu əsərində Azərbaycanlıların türk olmadıqlarını irəli sürmüşdür. Kəsrəviyə görə Azərbaycanın eski dili türk dil ailəsinə mənsub dəyildir. Azəri dili İran mənşəli bir dildir. Azərilər Səlcuqluların İrana gəlməsi ilə türkləşməyə başlamışdılar. Kesreviye görə bu dil Azərbaycanın bəzi bölgələrində yaşasa da bugün Azərbaycanda danışılan dil Türkçədir. Başqa bir sözlə Əhməd Kəsrəvi bugünkü Azərbaycanda yayqın olaraq danışılan dilin Azəri olmadığını qəbul edir. Azəri dilini Azərbaycanın əski/bastani dili kimin taımlayır..
Əhməd KəsrəviAzəri kələməsəni dil adı kimin istifadə edir. Əhmed Kərəvinin əsərlərində Azəri məfhumu etnisite ve millət mənasında dəyil. Kəsrəviyə görə Azəri dili İran menşeli dildir ve bu dili danışanlar isə ariya nejad/ırqına mənsubdurlar.
Fars milliyətçiləri Əhməd Kəsrəvinin qondarma tezislərini bele təhrif etmişlər ve Kəsrəvinin istifadə ettiyi mənanın ötəsində faydanırlar. Kesrevi Azəri dilini Azərbaycanın əski dili kimin tərif edir, ancaq Fars milliyətçiləri bugün də Azərbaycanda danışılan dilin Azəri olduğunu iddia edirlər. Halbu ki, Kəsrəvi Azərbaycanın bugünkü diilini türkçə olduğunu qəbul edir.Əhməd Kəsrəvə Azəri kələmesini dil adı kimin istifadə edir, fars milliyətçiləri isə Azəri kələməsini etnisitə, millət ve ırq/nejad mənasında istifadə edir.
Görüldüyü kimin Azəri kələmesi ne mənaya gəldiyi bəlli olmayan çox mubhəm bir məfhuma çevrilmişdir. Bu da Fars milliyətçilərnin esası çelişki/tenaquzlərindən biridir.
Fars milliyətçiəlri öz teorisiyənlerinin tezislərini tehrif edərek kültürəl/fərhəngi Faşist özəlliklərini açıq şəkildə göstərmiştir. Əhməd Kəsrəvi kimin fars milliyətçi teorisiyəni tehrif edən siyasi axımın həqqniyetdən nə qədər məhrum olduğu ortadadır. Bu təhrif Azəri kələməsəni tarixi mevzu olmaqdan çıxartmış, asimlasyon ve inkar siyasətinin önəmli vəsiləsine çevirimişdir.
İşinin qərib tərəfi fars milliyətçilərinin bu təhrif dəyil. Çünki onlarin ne olduqlarını bilirik . İranda özlərini “dəmokrat” olaraq adlandıran niruların/quvvələrin də bu kekələməni istifadə etmələri çox calibdir.
Mehran Baharli:
Mәnim bu qonudakı görüşlәrim özәtlә belәdir:
1-“Âzәri” adını, “Türk” xalqı vә dili üçün qullanmaq tәmәlsiz vә yanlışdır. Bu ad nә İran’da, nә Türkiyә’dә, nә dә İngilizcәdә biz vә dilimizi adlandırmaq üçün işlәdilmәmәlidir.
2-Türkül (Turkic) x...alq vә millәtlәr hәr biri öz bәyәndiklәri, mәnimsәdiklәri vә işlәtdiklәri adlarla adlandırılmalıdırlar. Örnәyin Özbәk, Uyqur, Tatar, Türkmәn, Qazaq, Qırqız, ....
3-Türkül (Turkic) xalqlar arasında, milli adı ortaq vә “Türk” olan iki millәt vardır. O da biz vә Türkiyә-Balķan-Qibris’dә olanlardır. Bu iki millәti adlandıranda, özәlliklә bunları bir birindәn ayırt etmәk istәrkәn, “Türkiyә Türkü” vә “Azәrbaycan Türkü” diyә adlandırmalıyıq. Necәki “Balķan Türkü” vә “Qibris Türkü” deyirik.
4-Acı gәrçәk budur ki milli adımız olan “Türk”ü, tәkcә İran devlәti vә Paniranistlәr deyil, Türkiyә rәsmi görüşü dә bizim әlimizdәn almaya, bizdәn çalmaya qalxışmışdır. Bu davranış kәsinliklә bizim qәbul edәbilәcәyimiz bir davranış deyildir.
5-Türkiyә Türklәri, özәlliklә bu ölkәnin eliti vә rәsmi görüşü, bizim milli adımız olan “Türk”ü bizә qaytarmaq vә daha doğrusu “Türk” milli adınını bizimlә paylaşmaq zorundadır. Türkiyә rәsmi görüşü, “Türk”ün millәt adı vә etnik ad olaraq tәkcә onları deyil bizi dә tәmsil etdiyini, bu milli adın iki millәtә âyid olduğunu qәbul etmәli vә bu gәrçәyә sayqı göstәrmәlidir.
6-Bu doğrultuda, Türkiyә mediyasında çıxan “Türk-İran ilişgilәri” kimi tәrkiblәr tәmәldәn yanlışdır. Birincisi buna görә ki “İran” bir devlәt adıdır, millәt adı deyildir. Dolayısı ilә “İran”ın qarşılığı “Türkiyә” olmalıdır vә nә “Türk”. İkincisi “Türk”, Türkiyә devlәti ilә eşit tutulamaz, Türkiyә devlәti bütün Türkiyәlilәrin vә nә tәkcә bu ölkәdә yaşayan Türklәrin devlәtidir. Ayrıca “Türk”dәn amac, bir millәt isә dә, onu Türkiyә’dә yaşayanlara tәkәl vә özәl etmәk yanlışdır. “Türk”, Türkiyәlilәrin milli adı olduğu qәdәr, bizim dә milli adımızdır.
Wednesday, March 9, 2011
Urmiye'li Türk Qoşar İsmaıl Ülkər və Yaşıl Şerı
İsmayıl Mədədi Osalı (ÜLKƏR) 15\05\1348 (08\08\1969) –ci ildə Güney Azərbaycanın Urmiyə şəhərində orta hallı bir ailədə dünyaya göz açdı. Mərhum atası Seyfullah, əməkli ədliyyə karməndi idi. Anası Nüsrət, ev xanımıdır. O, ilk, orta və mütəvəssitə dərslərini Urmiyənin "...Vəziri", "Azadi" və "13 Aban" oxullarında bitirdi. 1367 (1988) -ci ildə Binab Üniversitəsində Fars dili və ədəbiyyatı bölümünə girdi və 1371 (1992) -ci ildə məzun oldu. 1378 (1999) -ci ildə Türkiyyəyə gedərək, Ankara Gazi Üniversitəsində TÖMER (Türkçe ve Yabancı Dillər Öğrenim, Araştırma ve Uygulama Merkezi) diplomasını aldı. 1379 (2000) -cu ildə İzmir EGE Üniversitəsini qazandı və "Türk Dili ve Edebiyatı" Bölümü "Türk Lehçeleri ve Edebiyatları ana bilim dali"nda magesturatura (yüksək lisans) yapdı. 1382 (2003) -ci ildə Prof. Dr. Yavuz Akpınarın danışmanlığıyla yazdığı Mrağalı şairimiz "Bulud Qaraçorlu Sehend"in Hayatı ve Eserleri Üzerinde Bir Araştırma" adlı tezini Prof. Dr. Rıza Filizok, Prof. Dr. Ömerfaruk Huyugüzel, Prof. Dr. İsmail Aka"dan oluşan juri qarşısında müdafiə etdi. 1385 (2006) -ci ildə Bakı XƏZƏR Üniversitəsində Prof. Dr. Hamlet İsaxanlının elmi rəhbərliyi ilə Azərbaycan Dili (Türkcəsi) və Ədəbiyyatı bölümünün PH.D dərslərini keçirdi. 1387 (2008) -ci ildə "Məşrutiyyətdən Günümüzə Qədər Güney Azərbaycan Sərbəst Şer Gəlişimi (İnkişafı)" adlı dissertasiyasını (doktorantura tezini) müdafiə edəcək. Ülkər, mütəvəssitə tələbəsi ikən 1363 (1984) –cü ildən etibarən çeşitli Türkcə heca qalıblarında və özünə xas sərbəst formada şer süyləməyə başladı. 1370 (1991) –ci ildə "Rudəki" intişaratına verdiyi ilk şer kitabı "Günəş Tonqalı, Yalqız Bitki" iki il gecikdikdən sonra 1372 (1993) –ci ildə basıldı. 1377 (1998) –ci ildə "Buyur Addım At" adlı ikinci şer kitabı (Narənc Yayınları- Tehran) oxuyucularıyla tapışdı. 1383 (2004) –cü ildə "Bir Salxım Dan Yeli" adlı üçüncü şer kitabı (şair tərəfindən) nəşr oldu. 1386 (2007) –cı ildə "Sevda Yoldaymış" adlı dördüncü şer kitabı (Yaz Nəşriyyatı – Urmiyə) yayınlandı. Ülkərin beşinci şer toplusu və "Bulud qaraçorlu Səhəndin həyatı və əsərləri üzərində bir araşdırma" adlı tənqədi çalışması çapa hazırlanmaqdadır. İsmayıl Mədədi indilikdə Urmiyədə yaşayır. Urmiyə və Təbrizdə Azərbaycan və İstanbul Türkcəsi dərslərini (TÖMER) oxutmaqla məşguldur. Evlidir və "Araz", "Elay" adlarında bir oğlu və bir qızı vardır.
İsmayıl ÜLKƏR
``Bir Salxım Dan Yeli`` kitabından
``YAŞIL``
Yağ yaşılım yağ!
Sinəmə sərpil sərin – sərin
Yağ yaşılım yağ!
Beyni ol başımın
Dol mənə yaşıl
Dol!
-
Əli kəsilsin su düşmanının
Beli bükülsün beton sevənin.
Gözü görməz olsun geydiyi qarasını
Görmək istəyənin
Yaşılın yarasını!
--
Gəl mənə yaşıl gəl
Ən uca ağacdan mənə ayaq ver
Ən bala butalardan mənə bir cüt
Əl!
-
Gül mənə yaşıl
Gül!
``Bir Salxım Dan Yeli`` kitabından
``YAŞIL``
Yağ yaşılım yağ!
Sinəmə sərpil sərin – sərin
Yağ yaşılım yağ!
Beyni ol başımın
Dol mənə yaşıl
Dol!
-
Əli kəsilsin su düşmanının
Beli bükülsün beton sevənin.
Gözü görməz olsun geydiyi qarasını
Görmək istəyənin
Yaşılın yarasını!
--
Gəl mənə yaşıl gəl
Ən uca ağacdan mənə ayaq ver
Ən bala butalardan mənə bir cüt
Əl!
-
Gül mənə yaşıl
Gül!
Saturday, March 5, 2011
iran Tarihi - Türk dili ve Devlet Siyaseti
Nesib NESİBLİ -Vedadi Mustafayev
Çev: İstemihan TÜRKCAN
Çok uluslu İran’da milli mesele toplumun karışık ve de çözülememiş köklü problemlerinden biridir. Bu itibarla ortaya çıkan toplumsal ve siyasi hareketler, problemin çözümüne ilişkin olarak çeşitlilik arz ederken, bazen de birbirine zıt mevkide yer almışlardır. Milli meselenin esas problemlerinden birini ve genelde asıl unsurunu oluşturan milli dille (ana dille) ilişkili olarak bu çeşitlilik daha çarpıcı şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan, devletin yürüttüğü dil politikası ve ortaya çıkan toplumsal hareketlerin bu resmi politika ile olan ilişkilerinin araştırılması, milli meselenin genel durumu ve çözüm yolları hakkında belirli bir fikir elde etmek için büyük bir öneme sahiptir.
Gelişmekte olan çok uluslu ülkelerde devletlerin dil politikalarında iki eğilim göze çarpmaktadır. Birincisi toplumu oluşturan etnik unsurların manevi ve medeni gelişimini sağlamak, ikincisi ise seçilen bir dilin – ki bu her zaman egemen ulusun dilidir- gelişmesi için gerekli asimilasyon. süreçleri yaratmaktır.
İran devleti 1920’li yıllardan itibaren İran’ı oluşturan etnik unsurlara yönelik olarak asimilasyon politikası yürütmeye başlamıştır. Bu politika, Fars olmayan mazlum milletlerin aydınlarının direnişi ile karşılaşmıştır.
Bu söylediklerimiz Türk dili (Azerbaycan Türkcesi) ve onun taşıyıcıları için de geçerlidir. Ancak önceden şunu belirtelim ki, bu yazıda dil meselesine ilişkin asimilasyon sürecini ortaya çıktığı zamandan itibaren ele almak mümkün değildir, bu nedenle yazımızı, kronolojik çerçevesini esasen son kırk yıl ile sınırlandırmayı ve bu çok yönlü meselenin ana unsurlarını ortaya çıkarmayı amacımıza uygun bulduk.
İran’ı oluşturan iki ana etnik unsur olan Farslar ve Azerbaycan Türkleri milli süreçlerin ortaya çıktığı 19.yüzyılın başı; İran sosyal hayatında burjuva değişikliliğinin zaruriliği ve ülkeyi yarı sömürge durumdan çıkarmaya yönelik düşüncelerin yayılmaya başladığı bir dönem olmuştu. Bu düşünceler genellikle İran milliyetçiliği şeklinde ortaya çıkarak yavaş yavaş ideolojik bir boyut kazanmaya doğru ilerlemekteydi.
Bütün milliyetçi hareketler gibi İran milliyetçiliği de, toplumun kapitalist süreçlere geçişinin zaruriliği düşüncesini dillendirmeye ve emperyalist devletlerin nüfuzunu zayıflatmaya yönelmişti. İran’ın gelişmesini sağlamak, onu güçlü bir devlet olarak görmek isteyen, Batı Avrupa’nın milli bakımdan benzer grupları ile tanışan yeni burjuva aydınları ve siyasi kadroları 1920’li yıllardan başlayarak ülkedeki dil çeşitliliğini gereksiz, bölgesel özerkliği ise silahlı anarşi ile aynı görüyorlardı. Çok dilli ve çeşitli medeniyete sahip toplumu; tek dilli, tek medeniyetli diğer bir ifade ile etnik bakımdan İran’ı homojen bir ülke olarak görmek istiyorlardı. Demokrat fikirli bir takım toplumsal ve siyasi kadroların (aralarında azımsanamayacak sayıda Azerbaycanlı da bulunmaktaydı) birleştiği bu hareket taraftarları, bu yolda aşağıda ki çalışmaların yapılması gerektiğine inanıyorlardı.
1- Fars dilini ve İran tarihini ülkenin bütün bölgelerinde, özellikle Azerbaycan, Arabistan ve Belucistan’da yaymak ve öğretmek,
2- İran’ın tüm bölgelerini birbirine bağlayacak bir demiryolu yapmak,
3- Farsça olmayan coğrafi, askeri ve arazi isimlerini değiştirmek,
4- Sınır boylarında yaşayan Türk ve Arap unsurlarını ülkenin iç bölgelerine göç ettirmek ve onların yerine Fars grupları yerleştirmek,
5- Merkezi devlet mekanizmasının işlevsel rolünü güçlendirmek.[1]
Bu merkezileştirme fikri, milli süreçlere karşı tarafsız bir tavır alan Türk Kaçar ailesinin hakimiyetinin devrilmesinden sonra Rıza Şah Pehlevi tarafından hayata geçirilmiştir. Rıza Şah diktatörlüğü döneminde (1925-1941) İran milliyetçiliği (paniranizm) artık olgunlaşmış bir ideolojiye dönüşerek İran milli siyasetinin ana prensipleri haline gelmiştir. Böylece İran siyasetinin tüm yönlerini paniranist yaklaşım belirlemeye başlamıştır.
Hakim kadroların ideolojisinin temelinde “Tek İran milleti” anlayışı yer almaktadır. Bu fikrin biçimlenmesinde: “Kave, İranşehir, Ayende vb. basın organları etrafında toplanmış milliyeti Türk (Azerbaycanlı) olan; H. Kazımzade-İranşehr, S.H. Tagızade-Şafak, M.Afşar, A.Gezvinli ve özellikle S.A.Kesrevi büyük rol oynamışlardır. “Tek İran milleti” fikri çok zayıf, uydurma ve bilimsel bir temele sahip olmayan bir ideoloji konsepti olarak, milli siyasetin ana prensiplerini tayin etmeye yönelmiştir. Bu siyasette, ülkenin en önemli bölgesi olan Azerbaycan’a ve sayı bakımından en büyük etnik grup olan Azerbaycanlılara özel bir önem verilmiştir. “Tek İran Milleti” fikrinin esası şu iddiaya dayanmaktadır. İran’ın başka eyaletleri gibi Azerbaycan’ında en eski ve köklü ahalisi “Arilerdir”. Azerbaycan ahalisi XIII. ve XIV. asırlara kadar İran dillerinden birinde (Azerice) konuşmuştur. Türkçe ise Azerbaycanlılara zorla kabul ettirilmiştir.
Bütün bu iddialar Azerbaycanlıları Farslaştırma siyasetinin gerekliliği fikrine meşruiyet kazandırmak ve devleti böyle bir siyaseti yürütmeye sevk etmek için gerekmektedir. İşte bu siyaset, Türk dilini eğitim sisteminden, yayın hayatından, kültürel sahalardan (tiyatro, müzik), idari sistemlerden vs. çıkarmak, diğer bir ifadeyle Türk dilinin fonksiyonel sahasını, sözlü ve sadece konuşulan bir dil ile sınırlandırmak anlamına gelmektedir.
Böylelikle XX. yüzyılın öncelerinde İran milliyetçiliği olarak şekillenmeye başlayan ideoloji; 20’li yıllardan itibaren Fars şovenizmi gibi irticacı (gerici) bir biçim alarak Rıza Şah diktatörlüğü devletin iç siyasetinin ideolojik esasını teşkil etmiş ve azınlıkları Farslaştırmayı kendine hedef seçmiştir.
Paniranizm ideolojisi ile mücadelede karşı bir hareket olarak Türkçülük ortaya çıkmakta ve de hızla yayılmaktaydı. Milli birlik sürecinin devam ettiği bir dönemde etnik birliğin en değişmez şartı olan dil birliği, Azerbaycan aydınlarının ilgi alanı içindeydi. Onlara göre çokuluslu İran’ın devlet yapılanmasında askeri, coğrafi ve kültürel özerkliğin yer alması gerekmekteydi. Askeri ve coğrafi özerklik, XX. asrın başlarında iki defa ( 1905-1911 ve 1920 li yıllar ) Azerbaycanlıların sosyal ve siyasi mücadelesinin hedeflerinden biri olmuştur. Ancak bu hareketler döneminde kültürel özerklik talebi henüz siyasi bir talep olarak ileri sürülmemiştir. Bununla beraber kültürel canlanma devam etmiş, Kuzey Azerbaycan’ın, daha sonra Sovyet Azerbaycan’ının kültürel hayatındaki ilerlemeler bu canlanmaya olumlu yönde etkide bulunmuştur. Türkiye’ de XIX. yy da ortaya çıkan, sonraları özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında kendini daha da belli eden Türkçülük düşünceleri, İran’da Türkçülüğün gelişmesine iki yönlü olarak etki de bulunmuştur. Bir yandan; Pantürkizm ve Turancılık idealiyle ifade edilen bu düşünce, bazı Azerbaycanlı aydınları Paniranist zemine kaydırırken, diğer yandan da Türkçü aydınların, Türk tarihi, medeniyeti ve dili hakkındaki yazıları ve fikirleri, Azerbaycanlı aydınların bir kısmında milli şuurun şekillenmesinde olumlu etkide bulunmuştur. 20’li yılların ortalarında Türk dili, tüm engellemelere rağmen bazı şair ve yazarların ( M.E.Möcüz, Makılı Ali ) yeni eserlerinde, folklor faaliyetlerinde, din adamlarının cami vaazlarında ve dini kitaplarda, geleneksel kültür hayatında (düğün, yas, destan vs.) yaşayıp, gelişiyordu. Bununla beraber bir kısım Azerbaycanlı aydında Farslaştırma siyasetine karşı muhalefet güçlenmeye devam ediyordu.
II. Dünya Savaşı döneminde müttefik kuvvetlerin İran’a girmesi ve Rıza Şah’ın büyük oğlu Muhammet Rıza lehine iktidardan ayrılması ile ülkenin sosyal hayatının kısmi demokratikleşme süreci de başlamış oldu. Azerbaycan da sosyal-siyasi teşkilatlar kuruluyor, Türk dilinde gazete ve dergi yayınlanmasına teşebbüs ediliyor, Türk dilinin basın ve eğitim sahalarında kullanılması talebi dile getiriliyordu. Diğer taraftan İrancılık taraftarları da faaliyetlerini genişletiyorlardı. Onlar da çalışmalarını destekleyecek ideolojik zemini, H. Katibi’nin “ Azerbaycan ve İran’ın Milli Birliği” adlı kitabında buluyorlardı.[2]
1945 yılının sonlarına doğru Azerbaycan’da bağımsızlık hareketi genişlemiş ve milli hakimiyeti ifade eden, Milli Meclisin ve Milli Hükümetin kurulması ile neticelenmiştir. Milli demokratik hareketin esas vazifelerinden birini olarak,Türk dilinin statüsünün yükseltilmesi ve gündelik kullanım dilinden eğitim, kültür ve devlet dili seviyesine çıkarılması uğrunda mücadele teşkil ediyordu. Azerbaycan Demokrat Partisi’nin 1945 (2-4 ekim) yılındaki birinci kurultayında kabul edilen programı da göstermektedir ki, ana dil milli kültürün ilerlemesinde esas araçtır. Bu nedenle Azerbaycanlı çocuklar gecikmeden ana dilinde eğitim almaya başlaması gerekmektedir. Programda öncelikli olarak Türk dilinde derslik ve ders araçlarının hazırlanması amaçlanmıştır. Programda ayrıca basında (42. madde ) ve devlet organlarında (45. madde) Türk dilinin kullanılması talep edilmekteydi. Daha sonra 1946 (6 Ocak) yılında Milli hükümet “dil hakkında” özel bir kararı kabul etti. Bu kararla milli demokratik rejim döneminde (1 yıl) eğitim ve kültür ocaklarının, radyo, tiyatro, üniversite ve devlet organlarının dili Türk dili oldu.
1946 yılının sonunda Milli Demokratik hareket yenilmiş olsa bile, bu hareket İran hayatında, özellikle Azerbaycan halkının zihninde derin izler bıraktı. Hareket, Azerbaycan meselesinin demokratik yollarla çözümünün mümkün olduğunu göstermiş ve Türk dilini, milli meselenin taşıyıcı gücü haline getirmiştir.
Bazı katı İrancı şovenistlerin ısrarcı olmalarına rağmen, yönetim ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Azerbaycanlıları kendi topraklarından göç ettirecek güce sahip değildi. Ancak buna rağmen, Milli Demokratik hareketin yakalanan katılımcılarının bir bölümü aileleri ile birlikte güney ve batı bölgelerine sürgün edildi.
Savaştan sonraki dönemde, özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda rejim amacına belli oranda ulaşmıştır. Bu başarı özellikle demografik süreçlerin işleyişinde dikkat çekmektedir. Azerbaycan’da ekonomik durum, merkez ve İran’ın güney bölgelerine oranla zayıf kalması, nüfusun bir bölümünün bu gelişen bölgelere göç etmesine neden olmuştur. Diğer yandan varolan rejimin plana uygun siyaseti sonucunda Azerbaycan’da, Türk olmayan etnik unsurların nüfusunda artış olmuştur. Böylelikle Tebriz’ de kurulan sanayi işletmelerinin, Muğan’daki ağır sanayi komplekslerinin, yerli idare çalışanlarının ve askeri garnizonların büyük bölümü Türk olmayanların eline geçti.
1970 in sonlarına doğru, Türk dilini kullananların İran’ın çeşitli yerlerinde yaşamaları olumsuz sonuçlar doğurdu. Azerbaycan’da yaşayan Azerbaycanlılar, artık İran’daki tüm Azerbaycanlıların yarısından daha az bir nüfus haline geldiler. Bu durum Azerbaycan meselesinde yeni şartların ortaya çıkmasına ve zaten zor olan meselenin çözümünün daha da zorlaşmasına neden oldu. Mevcut rejim ise Azerbaycanlıları Farslaştırma sürecini hızlandırıyordu. Çünkü İran’ın başka bölgelerine göç ettirilen veya hali hazırda orada yaşayan Azerbaycanlıların süratle Farslaştırılması zorunluluğu ortaya çıkmıştı.
Şah’ın “Azerbaycan’da çocuklara üç yaşından itibaren Fars dili öğretilmeli” fikrinden hareket eden Tahran hükümeti bu bölgelerde ana okul yapılmasına büyük bir önem vermiştir. 1963/64 yıllarında Azerbaycan şehirlerinde 61 ana okulu mevcuttu ve bu tüm İran’daki ana okulların %70 i demektir.[3]
Türk dilinin kitle iletişim araçlarında kullanımının engellenmiştir.
1961 yılında Tebriz ve Erdebil radyolarında iki saat dini içerikli “yerli lehçede” yayın yapılıyordu. Buna ilave olarak bu dile ait (Fars dili) materyallerde Türk dilinin tarihi ve çağdaş etkileri göz ardı ediliyordu. Bir kısım muhalifler ise devlet siyasetinin aksini iddia ederek Türk dilinin kullanımının engellendiğini ilan ediyorlardı. Örneğin, tanınmış siyasetçi ve edebiyatçı E.E.Hikmet’ in iddiasına göre ; İran halkının % 95’i Farsça konuşmakta ve Fars alfabesini kullanmaktaydı. Sadece “Azerbaycan ve Huzistan’ın ayrı yerlerinde ve başka sınır bölgelerinde köylüler ve göçmen ahali, Fars dilini Türkçe veya Arapça ile karışık konuşmaktaydı.
Bu bakış açısı 40’lı yılların sonlarına doğru güçlenmiş olan katı şovenist hareket açısından son derece önemli dayanakları içermektedir. Hakim siyasetin ideolojik temelini sağlamlaştırmak için, A.Kesrevi’nin ulaştığı uydurma sonuçlar ve onun temas ettiği meseleler yeni ve daha bilimsel araştırmaların konusu haline gelmiştir. Kesrevicilik tüm boyutları ile yayılmaya başlamış, ancak ilerleyen süreçlerde giderek bilimsel araştırma çerçevesinden çıkarak , Azerbaycan’ın, Azerbaycan halkının eski ve orta çağ tarihi, dili, kültürü vs. hakkındaki yazıların metodolojik kaynağı haline gelmiştir. Bir durumu da belirtmekte fayda var ki, A.Kesrevi’nin tartıştığı meseleleri araştıran alimlerin hepsi seleflerinin “türettiği” sonuca ulaşmışlardır. Ancak aradaki tek fark, yeni araştırmalarda Azerbaycan’da Türkleşme sürecinin daha yakın dönemlere indirgenmesi ve Türk dilinin “zorla sokulduğu” ve “Azeri”dili tarafından Türk dilinin mağlup edilmiş olduğu iddiasıdır.
Bu fikirler; 50’li ve 60’lı yıllarda Y.Zeka, E.Kareng, R.Gennadyan, M.Mürrtezevi, M.Tebatebai ve diğerlerinin, Azerbaycan halkının eski ve şu anki diline yönelik eserlerinin ve Azerbaycan’la ilgili genel çalışmaların da ana hattını teşkil etmektedir. Bu fikrin temel iddiası ise; Güney Azerbaycan halkının konuştuğu dili, Türkiye, Sovyet Azerbaycan’ı ve diğer Türk ülkelerinde konuşulan dil ile aynı görmek yanlıştır[4]. Bu dile “Türk dili” demek yerine, “Fars dilinin yerli lehçesi” veya “Azerbaycan’ın şimdiki dili” olarak adlandırmak daha doğrudur.[5]
Böylelikle Azerbaycanlıların, ana dillerine karşı mesafeli ama Fars diline de o derece yakın olmaları amaçlanmaktadır.
Rejimin, tedbirlerine ve bu siyasetin ideolojik esaslarını kitleler arasında yayma girişimlerine rağmen, kısa bir zaman diliminde, kendine has dili, milli gelenekleri ve medeniyeti olan bu halkı Farslar içinde eritmek mümkün değildi. C.Al-Ahmet’e göre “ Nerdeyse 40 yıldır, İran hükümetlerinin çoğunluğu bu dili sınırlamaya ve hatta yok etmeye yönelmiştir. Bu dili “Azeri” ve “zorla kabul ettirilmiş” olarak adlandırdılar, Azerbaycan’da şehir ve mahalle adlarını değiştirdiler, Türk asker ve memurlarını Fars bölgelerine gönderdiler. Ancak buna rağmen Türk dilini yok etme amaçlarına ulaşamadılar”.[6] Toplumun çoğunluğunun okuma yazma bilmediği bir ülkede Farslaştırma siyasetinin başarısı, Paniranist yazarların dileklerinin ötesine geçemiyordu. Resmi kaynaklara göre, 1976/77’li yıllarda Batı Azerbaycan’ın 6 yaşından büyük olan kesiminin % 36,2 si, Doğu Azerbaycan’ da ( 1974/75 ) % 25,40’ı, Zencan’da ise % 30,30’u Farsça okuma yazma biliyordu.
Fars dilinin eğitim sisteminde , ordu ve devlet idarelerinde ki hizmetlerde, radyo , televizyon ve basın yoluyla nüfuz etmesi, Azerbaycan halkının bir bölümünde iki dilliliğe neden olmuştur. Bu iki dilliliğin işlevsel rolü asimilasyon politikasının etkinliğinin yeterli seviyeye ulaşmasını engellemiştir.
Hakim rejimin Farslaştırma siyasetinin sonuçlarını incelerken, bize göre son derece önemli bir etkileşime dikkat etmek gerekir. Azerbaycan’da Türk halkı ile İran dilini konuşan (Fars olmayan gruplarda) hızlı bir Türkleşme süreci yaşanmaya başlamıştır. Etnik olarak Tat halkından olan ve yukarıda adı geçen tanınmış demokrat yazar C.Al-Ahmet de bu konuya temas etmiştir. Ona göre “Zencan’da 28 köy Tat dilinde konuşuyorken şimdi bu sayı 9 köye kadar düşmüştür. Zencan ve Marağa’da görünen o ki Türk dili, önüne geçen İran lehçelerini silip süpürmektedir”.[7]
Yayın işinin son derece zor şartlarda olmasına rağmen, 1946 yılından sonra Azerbaycan edebiyatın da yeni eserler ortaya çıkıyordu. Bu yayınlardan belki de en önemlisi, hem tarihi hem de sahip olduğu fikri içerikten dolayı, M.Şehriyar’ın “Haydar Baba’ya Selam” adlı eseridir. Birkaç defa yayınlanan bu eserden önce sadece Fars dilinde yazan büyük şairin “ Haydar Baba’ya Selam” isimli bu eseri Fars şovenizmine verilmiş en tutarlı cevap olmuştur. Bu eserin, Milli Hükümetin devrilmesinin ardından Azerbaycan sosyal ve kültürel hayatına hakim olan bitkinliğin ve moralsizliğin yavaş-yavaş ortadan kalkmasında önemli bir işlevi olmuştur. Güneyli yazar G.Sebahi diyor ki: “Haydar Baba’ya selam, sessizliğin saltanatında bir top gibi patlayarak susmuş vicdanları ve uykuya dalmış hayalleri uyandırdı”.[8] Şehriyar’ın bu eşsiz eseri hakkında sayısız yazı kaleme alınmıştır. H. Sahir, Hosrof Mirza, M. H. Kerimi, M.H.Sefah, H.Mecidzade, G.Sebahi, B.Q.Sehend, H.Sadık (Düzgün), M.Ferzane, S.Cavid gibi orta ve ileri yaşa mensup, E. Tebrizli, E.Nabdil, H.Terlan, N.Berahani gibi genç şair ve yazarların ana dilde (Türkçe) yazılmış ancak yazıldığı dönemde gereken ilgiyi görmemiş eserleri, Azerbaycan edebiyatının Güney kolunun, edebiyatta ne derece ileri bir seviyeye ulaştığını göstermesi açısından önemlidir.
Bununla beraber, Sovyet Azerbaycan’ında çıkan edebi eserler ve basın organları da İran’da yayılmaktaydı. Bazı bilgilere göre, Azerbaycan’ da radyo dinleyicilerinin % 90’ı Bakü radyosunu dinliyordu. Bütün bunlar milli aydınların, Azerbaycanlı okuyucu ve dinleyicilerin milli şuurunu güçlendirme yolunda verdikleri mücadelede önemli bir rol üstleniyordu.
Türk dili ve onun taşıyıcı dinamiği olan milli birliğin bilinçlere yerleştirmek, Panirancı fikirlerle mücadele bakımından; sözlü halk edebiyatı örneklerinin (Masal, efsane, bulmaca, atasözü vs.) yayınlanması son derece büyük öneme sahipti. M.E.Ferzane, S.Behrengi, B.Dehgani[9] , S.Cavid, E.Müçtehidi, H. Mecidzade vb. aydınların Fars ve ana dillerinde başlıca olarak 60’lı yıllarda yayınladıkları folklorik çalışmalar Azerbaycanlılar arasında son derece büyük yankılar uyandırmıştır.
Azerbaycanlı aydınlar arasında milli hayata, ana dile ve milli kültüre artan ilgi, onları; milli meseleyle olan ilişkilerini belirlemek ve bu meseleyi düzene sokmak için bir takım edebi ve kültürel birlikler kurmaya sevk etmiştir. Bu birliklerden biri Karaçorlu Bulut’un (Sehend) girişimi ile 1953 yılında Tahran’da kurulmuş ve 1960’ların ortalarına kadar faaliyet göstermiştir. B.Sebani, H.Katibi, M.E. Ferzane, G. Sebahi, S. Cavid, N. Fethi, M.M. Etimad, M.E. Mehzun, H. Mecidzade, Nur Azer, İbrahimpur vs. bu birliğin katılımcıları arasındadır. Birliğin amacı Azerbaycan’da yazılmış eserleri ve sözlü halk edebiyatı örneklerinin yayınlanmasına yardımcı olmaktır. Unutulmaya yüz tutmuş birçok eser birliğin yoğun çabası neticesinde tekrar gün yüzüne çıkmıştır.
Azerbaycan’daki milli aydınlardan A.Tebrizli 1957/58 yıllarından başlayarak, 1963/64’lü yıllara kadar birçok defa edebi bir birlik kurmaya çalışmıştır. Onun kurucusu olduğu kısa ömürlü cemiyetlere, M.M.Etimad, Şeriati-Eheri, Hasanoğlu, Hemin Şahid, Recep İbrahim , S.Cavid, N.Fethi, A.Azeri gibi birçok edebiyatçı iştirak etmiştir.[10]
Sosyal hayatın nispeten liberalleştiği 60’lı yıllarda, Türk diliyle ilgili bilimsel araştırmalar yapılması ve bu araştırmaların yayınlanması milli aydınların büyük önem verdiği hadiselerden biriydi. Bu yayınlar genellikle “Azeri dili” hakkındaki Paniranist görüşe karşı bir tavır alıyor ve yayınların giriş bölümlerinde Paniranist görüşün asılsızlığı dillendiriliyordu. Azerbaycan halkının dilinin “Azeri dili” olduğu ve Fars dilini bu bölgede yaymanın zaruri olduğunu iddia edenlere cevap olarak, S. Cavid, M.E. Ferzane, E.Oktay ve başka aydınlar göstermişlerdir ki, Türk dil tarihinin, konuşma taraflarına ve bazı şairlerin Farsça yazmalarına bakmayarak, bu dil yüzyıllardır Azerbaycan halkının konuşma ve yazı dilidir. Bunun içindir ki bu dilin , halkın ana dili olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.[11] Bir dilin bir başka dilden sözcük alması doğal bir olay olduğuna göre, Türk dilindeki yabancı sözcükleri delil gösterip bu dili Türk dilleri ailesinden ayrı görmek abesle iştigaldir.
Azerbaycanlı aydınlar Arap alfabesinin zorunlu olarak ıslah edilmesi gerektiğini ifade etmişler ve Türk dilinin edebi normları yakalaması için çeşitli yayınlara imza atmışlardır.[12] Bütün bu aydınların ortak görüşü, “Her halkın dili o halk için özel bir öneme sahiptir. Bu nedenle de milletler güçlü oldukları zaman dillerini yabancı dillerin istilasından koruyabilmişlerdir” şeklinde özetlenebilir.
Azerbaycan’daki tüm kesimler ve demokratik aydınlar, bağımsızlık uğrunda İran’ın diğer halklarıyla birlikte siyasi, iktisadi, kültürel ve ideolojik alanda mücadele vermiş ve bu mücadele şah rejimine son veren 1979 devrimi ile sonuçlanmıştır. Bu devrim, İran’daki Fars olmayan milletlerin de hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu süreçte Azerbaycan meselesi tekrar gündeme gelmiştir. Devrimden önceki dönemde Azerbaycan milli hareketi esas itibariyle milli-medeni açılardan olgunlaşma durumundadır. Söylediklerimiz tabii olarak milli meselenin özünü oluşturan dil meselesi için de geçerlidir.
Devrim döneminde Türk dili ve medeniyetinde ortaya çıkan canlanma ve dil uğrunda kültürel, siyasi ve ideolojik sahalarda verilen mücadele gösterdi ki anayasada verilen haklar, milli hareketin amaçladığı düzeyden bir hayli uzak kalmıştır. Devrimle birlikte kısa zamanda; yaklaşık 30 adet gazete ve dergi yayınlanmaya başlamıştır. Devrimden önce yazılan ancak engellenen eserler yayınlanmıştır. Yazar birlikleri kurulmuş, tiyatro sanatının gelişmesi için gerekli tedbirler alınmıştır. Tebriz’de akademi kurulması gündeme gelmiştir. Azerbaycanlı aydınlar, dil meselesi ile ilgilenmeye başlayarak, dilin gereksiz sözcüklerden temizlenmesini, Türk dilinin fonetik (ses bilgisi) ve morfoloji (yapı bilgisi) özelliklerine uyarlanması maksadı ile Arap alfabesinin ıslahı meselesini ve yazıların tek bir edebi dil normuna göre yazılması problemlerini ön plana çıkarmışlardır. Edebi dil problemi gerçekten de özel bir öneme sahiptir. Bu problemin esasında çağdaş Azerbaycan Türk dili ile olan ilişkiler yer almaktadır. Aydınların çoğu yazılarında edebi dil normlarına riayet ediyorken, bir kısım yazar ise edebi dil yerine yerli lehçeyi kullanmayı tercih etmektedir. Belirtmek gerekir ki, okullarda eğitimin Türkçe yapılmaması ve basın organlarının yokluğu, edebi dil normlarının tüm boyutları ile ele alınıp uygulanmasının önündeki en büyük engel olmuştur. Görüldüğü gibi; devrimden sonra Türkçe yayın yapan basın organları çabucak oluştuğu gibi çabucak kaybolup gitmiştir.
Azerbaycan’da milli hareketin gelişmesi ve giderek derinleşmesi ihtimalinden dolayı korkuya kapılan İrancılık taraftarları, yeni hakim rejim konsepti olan “İslam birliği” fikrini savunanlar devrimden sonra “İran’ın dağılması tehlikesini” bahane ederek karşı hücuma geçmişlerdir. Bu durum devletin milli hareketler sahasında uyguladığı siyasetin sertleşmesinde de kendini göstermiştir. Gelenekçi aydın kuruluşları, “İran’ın birliğini sağlamlaştırmak” için faaliyetlerini dikkate değer derecede genişletmiştir. Bunun bir örneğini; Paniranizmin önder savunucularından Mahmud Efşar-Yezdinin “vakıf” adı ile kurulan teşkilatta oluşturulan güçlü parasal fon ve bu fonun faaliyetlerinde daha net görmek mümkündür. Bu fonun eleştirilmesindeki maksat, fonun programında da yazıldığı gibi, “İran’da Fars dilinin yayılması ve milli birliğin sağlanması” sözünden ibarettir. Fonun yayınladığı eserler arasında N.Natig’in ve M.Mürtezevi’nin Paniranist ruh taşıyan eserlerinin olması bize göre tesadüf değildir.
Çok sayıda basılan bu kitaplar; “İran’ın milli birliğini” tesis etmek için, Azerbaycan’da milli bağımsızlık hareketi ideolojisini şekillendiren bilimsel esasları sarsmak, halkın ana diline olan ilgisini zayıflatmak ve ana dili öğrenmedeki mücadeleyi etkisizleştirme amacı taşımaktadır. Ancak cemiyetin çalışmalarının, Azerbaycanlıların ana dili öğrenmek için verdikleri mücadelede dikkate değer bir etki yaratması olasılığı son derece zayıftır. Türk dilinin kullanım alanlarının genişletilerek milli-edebi bir dil seviyesine yükseltilmesi, Azerbaycanlıların milli olgunluğu ve onların İran’ın sosyal ve siyasi kuruluşlarda elde ettikleri mevki ile yakından ilişkilidir.
Türk dilinin Azerbaycan’da ve Azerbaycanlılar arasında sosyal, siyasi ve kültürel hayatın tüm alanlarında kullanılmasının gerekliliği, birçok aydın tarafından devrim zamanı boyunca ifade edilmiştir. Bize göre bu meselenin çözümünde iki yol karşımıza çıkmaktadır. Türk dili ya özerk Azerbaycan’da ( Doğu, Batı Azerbaycan ve Zencan ) Fars dili ile beraber resmi dil ilan edilir, ya da Azerbaycanlıların ülke coğrafyasında ki yaygınlıkları ve İran tarihi ve medeniyetine olan hizmetleri göz önünde bulundurularak, Fars dili ile birlikte tüm ülkede resmi dil ilan edilir.
[1] Daha geniş bilgi için bkz. E. Abrahamian, “Communism and Communalism in Iran: The Tudeh and the Firgahi-Dimukrat”, International Journal of Middle Est Studies, No 4, 1970, pp. 229-296; ‘‘Ayende’’, 1. yıl, 1925, s. 5-7, 2.yıl s. 559-569.
[2] H. Katibi, Azerbaycan ve Vahted-i Milliye, İran, Tebriz, 1942
[3] Salnameye-amariye-sale-2536-e şahanşahı ,Tahran, 2536
[4] Aynı fikir İran’daki Türk etnik yapısını da kapsıyordu. Bazı İranlı yazarların iddiaları ise Sovyet Azerbaycan’ı ile İran’daki Azerbaycanlılar çeşitli etnik yapılara sahip olduğu şeklindeydi..
[5] M. Mürtezevi, bu kavramlarla birlikte “ Azerbaycan lehçesi” nin de kullanılmasını mümkün görmüştür.
[6] C. Al-Ahmet. Der Hedmet ve Hiyanete Roşenfekran, Tahran, s.310.
[7] C.Al-Ahmet, Tatneşin –haye-boluke-zehra, Tahran, 1958 s.43.
[8] Azerbaycan, no 7, 1983, s.125
[9] S.Behrengi ve B.Dehgani ,”Azerbaycan efsaneleri” kitabının ön sözünde diyorlar ki; “Efsanelerin çoğunluğunu Tebriz ve çevresindeki köylerden toplayabildik. Azerbaycan’ın diğer yerlerinden de rivayetler toplamak isterdik! Bunun da yapılmayacağını kim söyleyebilir ki”
[10] A.Tebrizli, Edebiyat ve Milliyet,
[11] Örneğin M.E.Ferzana bu konuda şöyle diyor : “ Türk- Azeri dilinin Azerbaycan’da revaçta olması uzun zamandır tartışmalara neden olmaktadır. İddialar ne olursa olsun bu dil yüzlerce yıldır bu halkın yürek ve düşünce dilidir” ( M.E.Ferzane , Mebaniye-desture-zebane-Azerbaycan. Tebriz 1344 s.1-2)
[12] Bu konuda bkz. M.Zöhtabi, Anadilimizi nasıl yazalım?, Tahran,
M.Zöhtabi , İran Türkçesi’nin yapısı, 1955,
M.E.ferzane, N.Vezin Pur, Azerbaycan dilinin gramer yapısı, Tebriz,1965, vs.
Qaynaq
Çev: İstemihan TÜRKCAN
Çok uluslu İran’da milli mesele toplumun karışık ve de çözülememiş köklü problemlerinden biridir. Bu itibarla ortaya çıkan toplumsal ve siyasi hareketler, problemin çözümüne ilişkin olarak çeşitlilik arz ederken, bazen de birbirine zıt mevkide yer almışlardır. Milli meselenin esas problemlerinden birini ve genelde asıl unsurunu oluşturan milli dille (ana dille) ilişkili olarak bu çeşitlilik daha çarpıcı şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan, devletin yürüttüğü dil politikası ve ortaya çıkan toplumsal hareketlerin bu resmi politika ile olan ilişkilerinin araştırılması, milli meselenin genel durumu ve çözüm yolları hakkında belirli bir fikir elde etmek için büyük bir öneme sahiptir.
Gelişmekte olan çok uluslu ülkelerde devletlerin dil politikalarında iki eğilim göze çarpmaktadır. Birincisi toplumu oluşturan etnik unsurların manevi ve medeni gelişimini sağlamak, ikincisi ise seçilen bir dilin – ki bu her zaman egemen ulusun dilidir- gelişmesi için gerekli asimilasyon. süreçleri yaratmaktır.
İran devleti 1920’li yıllardan itibaren İran’ı oluşturan etnik unsurlara yönelik olarak asimilasyon politikası yürütmeye başlamıştır. Bu politika, Fars olmayan mazlum milletlerin aydınlarının direnişi ile karşılaşmıştır.
Bu söylediklerimiz Türk dili (Azerbaycan Türkcesi) ve onun taşıyıcıları için de geçerlidir. Ancak önceden şunu belirtelim ki, bu yazıda dil meselesine ilişkin asimilasyon sürecini ortaya çıktığı zamandan itibaren ele almak mümkün değildir, bu nedenle yazımızı, kronolojik çerçevesini esasen son kırk yıl ile sınırlandırmayı ve bu çok yönlü meselenin ana unsurlarını ortaya çıkarmayı amacımıza uygun bulduk.
İran’ı oluşturan iki ana etnik unsur olan Farslar ve Azerbaycan Türkleri milli süreçlerin ortaya çıktığı 19.yüzyılın başı; İran sosyal hayatında burjuva değişikliliğinin zaruriliği ve ülkeyi yarı sömürge durumdan çıkarmaya yönelik düşüncelerin yayılmaya başladığı bir dönem olmuştu. Bu düşünceler genellikle İran milliyetçiliği şeklinde ortaya çıkarak yavaş yavaş ideolojik bir boyut kazanmaya doğru ilerlemekteydi.
Bütün milliyetçi hareketler gibi İran milliyetçiliği de, toplumun kapitalist süreçlere geçişinin zaruriliği düşüncesini dillendirmeye ve emperyalist devletlerin nüfuzunu zayıflatmaya yönelmişti. İran’ın gelişmesini sağlamak, onu güçlü bir devlet olarak görmek isteyen, Batı Avrupa’nın milli bakımdan benzer grupları ile tanışan yeni burjuva aydınları ve siyasi kadroları 1920’li yıllardan başlayarak ülkedeki dil çeşitliliğini gereksiz, bölgesel özerkliği ise silahlı anarşi ile aynı görüyorlardı. Çok dilli ve çeşitli medeniyete sahip toplumu; tek dilli, tek medeniyetli diğer bir ifade ile etnik bakımdan İran’ı homojen bir ülke olarak görmek istiyorlardı. Demokrat fikirli bir takım toplumsal ve siyasi kadroların (aralarında azımsanamayacak sayıda Azerbaycanlı da bulunmaktaydı) birleştiği bu hareket taraftarları, bu yolda aşağıda ki çalışmaların yapılması gerektiğine inanıyorlardı.
1- Fars dilini ve İran tarihini ülkenin bütün bölgelerinde, özellikle Azerbaycan, Arabistan ve Belucistan’da yaymak ve öğretmek,
2- İran’ın tüm bölgelerini birbirine bağlayacak bir demiryolu yapmak,
3- Farsça olmayan coğrafi, askeri ve arazi isimlerini değiştirmek,
4- Sınır boylarında yaşayan Türk ve Arap unsurlarını ülkenin iç bölgelerine göç ettirmek ve onların yerine Fars grupları yerleştirmek,
5- Merkezi devlet mekanizmasının işlevsel rolünü güçlendirmek.[1]
Bu merkezileştirme fikri, milli süreçlere karşı tarafsız bir tavır alan Türk Kaçar ailesinin hakimiyetinin devrilmesinden sonra Rıza Şah Pehlevi tarafından hayata geçirilmiştir. Rıza Şah diktatörlüğü döneminde (1925-1941) İran milliyetçiliği (paniranizm) artık olgunlaşmış bir ideolojiye dönüşerek İran milli siyasetinin ana prensipleri haline gelmiştir. Böylece İran siyasetinin tüm yönlerini paniranist yaklaşım belirlemeye başlamıştır.
Hakim kadroların ideolojisinin temelinde “Tek İran milleti” anlayışı yer almaktadır. Bu fikrin biçimlenmesinde: “Kave, İranşehir, Ayende vb. basın organları etrafında toplanmış milliyeti Türk (Azerbaycanlı) olan; H. Kazımzade-İranşehr, S.H. Tagızade-Şafak, M.Afşar, A.Gezvinli ve özellikle S.A.Kesrevi büyük rol oynamışlardır. “Tek İran milleti” fikri çok zayıf, uydurma ve bilimsel bir temele sahip olmayan bir ideoloji konsepti olarak, milli siyasetin ana prensiplerini tayin etmeye yönelmiştir. Bu siyasette, ülkenin en önemli bölgesi olan Azerbaycan’a ve sayı bakımından en büyük etnik grup olan Azerbaycanlılara özel bir önem verilmiştir. “Tek İran Milleti” fikrinin esası şu iddiaya dayanmaktadır. İran’ın başka eyaletleri gibi Azerbaycan’ında en eski ve köklü ahalisi “Arilerdir”. Azerbaycan ahalisi XIII. ve XIV. asırlara kadar İran dillerinden birinde (Azerice) konuşmuştur. Türkçe ise Azerbaycanlılara zorla kabul ettirilmiştir.
Bütün bu iddialar Azerbaycanlıları Farslaştırma siyasetinin gerekliliği fikrine meşruiyet kazandırmak ve devleti böyle bir siyaseti yürütmeye sevk etmek için gerekmektedir. İşte bu siyaset, Türk dilini eğitim sisteminden, yayın hayatından, kültürel sahalardan (tiyatro, müzik), idari sistemlerden vs. çıkarmak, diğer bir ifadeyle Türk dilinin fonksiyonel sahasını, sözlü ve sadece konuşulan bir dil ile sınırlandırmak anlamına gelmektedir.
Böylelikle XX. yüzyılın öncelerinde İran milliyetçiliği olarak şekillenmeye başlayan ideoloji; 20’li yıllardan itibaren Fars şovenizmi gibi irticacı (gerici) bir biçim alarak Rıza Şah diktatörlüğü devletin iç siyasetinin ideolojik esasını teşkil etmiş ve azınlıkları Farslaştırmayı kendine hedef seçmiştir.
Paniranizm ideolojisi ile mücadelede karşı bir hareket olarak Türkçülük ortaya çıkmakta ve de hızla yayılmaktaydı. Milli birlik sürecinin devam ettiği bir dönemde etnik birliğin en değişmez şartı olan dil birliği, Azerbaycan aydınlarının ilgi alanı içindeydi. Onlara göre çokuluslu İran’ın devlet yapılanmasında askeri, coğrafi ve kültürel özerkliğin yer alması gerekmekteydi. Askeri ve coğrafi özerklik, XX. asrın başlarında iki defa ( 1905-1911 ve 1920 li yıllar ) Azerbaycanlıların sosyal ve siyasi mücadelesinin hedeflerinden biri olmuştur. Ancak bu hareketler döneminde kültürel özerklik talebi henüz siyasi bir talep olarak ileri sürülmemiştir. Bununla beraber kültürel canlanma devam etmiş, Kuzey Azerbaycan’ın, daha sonra Sovyet Azerbaycan’ının kültürel hayatındaki ilerlemeler bu canlanmaya olumlu yönde etkide bulunmuştur. Türkiye’ de XIX. yy da ortaya çıkan, sonraları özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında kendini daha da belli eden Türkçülük düşünceleri, İran’da Türkçülüğün gelişmesine iki yönlü olarak etki de bulunmuştur. Bir yandan; Pantürkizm ve Turancılık idealiyle ifade edilen bu düşünce, bazı Azerbaycanlı aydınları Paniranist zemine kaydırırken, diğer yandan da Türkçü aydınların, Türk tarihi, medeniyeti ve dili hakkındaki yazıları ve fikirleri, Azerbaycanlı aydınların bir kısmında milli şuurun şekillenmesinde olumlu etkide bulunmuştur. 20’li yılların ortalarında Türk dili, tüm engellemelere rağmen bazı şair ve yazarların ( M.E.Möcüz, Makılı Ali ) yeni eserlerinde, folklor faaliyetlerinde, din adamlarının cami vaazlarında ve dini kitaplarda, geleneksel kültür hayatında (düğün, yas, destan vs.) yaşayıp, gelişiyordu. Bununla beraber bir kısım Azerbaycanlı aydında Farslaştırma siyasetine karşı muhalefet güçlenmeye devam ediyordu.
II. Dünya Savaşı döneminde müttefik kuvvetlerin İran’a girmesi ve Rıza Şah’ın büyük oğlu Muhammet Rıza lehine iktidardan ayrılması ile ülkenin sosyal hayatının kısmi demokratikleşme süreci de başlamış oldu. Azerbaycan da sosyal-siyasi teşkilatlar kuruluyor, Türk dilinde gazete ve dergi yayınlanmasına teşebbüs ediliyor, Türk dilinin basın ve eğitim sahalarında kullanılması talebi dile getiriliyordu. Diğer taraftan İrancılık taraftarları da faaliyetlerini genişletiyorlardı. Onlar da çalışmalarını destekleyecek ideolojik zemini, H. Katibi’nin “ Azerbaycan ve İran’ın Milli Birliği” adlı kitabında buluyorlardı.[2]
1945 yılının sonlarına doğru Azerbaycan’da bağımsızlık hareketi genişlemiş ve milli hakimiyeti ifade eden, Milli Meclisin ve Milli Hükümetin kurulması ile neticelenmiştir. Milli demokratik hareketin esas vazifelerinden birini olarak,Türk dilinin statüsünün yükseltilmesi ve gündelik kullanım dilinden eğitim, kültür ve devlet dili seviyesine çıkarılması uğrunda mücadele teşkil ediyordu. Azerbaycan Demokrat Partisi’nin 1945 (2-4 ekim) yılındaki birinci kurultayında kabul edilen programı da göstermektedir ki, ana dil milli kültürün ilerlemesinde esas araçtır. Bu nedenle Azerbaycanlı çocuklar gecikmeden ana dilinde eğitim almaya başlaması gerekmektedir. Programda öncelikli olarak Türk dilinde derslik ve ders araçlarının hazırlanması amaçlanmıştır. Programda ayrıca basında (42. madde ) ve devlet organlarında (45. madde) Türk dilinin kullanılması talep edilmekteydi. Daha sonra 1946 (6 Ocak) yılında Milli hükümet “dil hakkında” özel bir kararı kabul etti. Bu kararla milli demokratik rejim döneminde (1 yıl) eğitim ve kültür ocaklarının, radyo, tiyatro, üniversite ve devlet organlarının dili Türk dili oldu.
1946 yılının sonunda Milli Demokratik hareket yenilmiş olsa bile, bu hareket İran hayatında, özellikle Azerbaycan halkının zihninde derin izler bıraktı. Hareket, Azerbaycan meselesinin demokratik yollarla çözümünün mümkün olduğunu göstermiş ve Türk dilini, milli meselenin taşıyıcı gücü haline getirmiştir.
Bazı katı İrancı şovenistlerin ısrarcı olmalarına rağmen, yönetim ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Azerbaycanlıları kendi topraklarından göç ettirecek güce sahip değildi. Ancak buna rağmen, Milli Demokratik hareketin yakalanan katılımcılarının bir bölümü aileleri ile birlikte güney ve batı bölgelerine sürgün edildi.
Savaştan sonraki dönemde, özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda rejim amacına belli oranda ulaşmıştır. Bu başarı özellikle demografik süreçlerin işleyişinde dikkat çekmektedir. Azerbaycan’da ekonomik durum, merkez ve İran’ın güney bölgelerine oranla zayıf kalması, nüfusun bir bölümünün bu gelişen bölgelere göç etmesine neden olmuştur. Diğer yandan varolan rejimin plana uygun siyaseti sonucunda Azerbaycan’da, Türk olmayan etnik unsurların nüfusunda artış olmuştur. Böylelikle Tebriz’ de kurulan sanayi işletmelerinin, Muğan’daki ağır sanayi komplekslerinin, yerli idare çalışanlarının ve askeri garnizonların büyük bölümü Türk olmayanların eline geçti.
1970 in sonlarına doğru, Türk dilini kullananların İran’ın çeşitli yerlerinde yaşamaları olumsuz sonuçlar doğurdu. Azerbaycan’da yaşayan Azerbaycanlılar, artık İran’daki tüm Azerbaycanlıların yarısından daha az bir nüfus haline geldiler. Bu durum Azerbaycan meselesinde yeni şartların ortaya çıkmasına ve zaten zor olan meselenin çözümünün daha da zorlaşmasına neden oldu. Mevcut rejim ise Azerbaycanlıları Farslaştırma sürecini hızlandırıyordu. Çünkü İran’ın başka bölgelerine göç ettirilen veya hali hazırda orada yaşayan Azerbaycanlıların süratle Farslaştırılması zorunluluğu ortaya çıkmıştı.
Şah’ın “Azerbaycan’da çocuklara üç yaşından itibaren Fars dili öğretilmeli” fikrinden hareket eden Tahran hükümeti bu bölgelerde ana okul yapılmasına büyük bir önem vermiştir. 1963/64 yıllarında Azerbaycan şehirlerinde 61 ana okulu mevcuttu ve bu tüm İran’daki ana okulların %70 i demektir.[3]
Türk dilinin kitle iletişim araçlarında kullanımının engellenmiştir.
1961 yılında Tebriz ve Erdebil radyolarında iki saat dini içerikli “yerli lehçede” yayın yapılıyordu. Buna ilave olarak bu dile ait (Fars dili) materyallerde Türk dilinin tarihi ve çağdaş etkileri göz ardı ediliyordu. Bir kısım muhalifler ise devlet siyasetinin aksini iddia ederek Türk dilinin kullanımının engellendiğini ilan ediyorlardı. Örneğin, tanınmış siyasetçi ve edebiyatçı E.E.Hikmet’ in iddiasına göre ; İran halkının % 95’i Farsça konuşmakta ve Fars alfabesini kullanmaktaydı. Sadece “Azerbaycan ve Huzistan’ın ayrı yerlerinde ve başka sınır bölgelerinde köylüler ve göçmen ahali, Fars dilini Türkçe veya Arapça ile karışık konuşmaktaydı.
Bu bakış açısı 40’lı yılların sonlarına doğru güçlenmiş olan katı şovenist hareket açısından son derece önemli dayanakları içermektedir. Hakim siyasetin ideolojik temelini sağlamlaştırmak için, A.Kesrevi’nin ulaştığı uydurma sonuçlar ve onun temas ettiği meseleler yeni ve daha bilimsel araştırmaların konusu haline gelmiştir. Kesrevicilik tüm boyutları ile yayılmaya başlamış, ancak ilerleyen süreçlerde giderek bilimsel araştırma çerçevesinden çıkarak , Azerbaycan’ın, Azerbaycan halkının eski ve orta çağ tarihi, dili, kültürü vs. hakkındaki yazıların metodolojik kaynağı haline gelmiştir. Bir durumu da belirtmekte fayda var ki, A.Kesrevi’nin tartıştığı meseleleri araştıran alimlerin hepsi seleflerinin “türettiği” sonuca ulaşmışlardır. Ancak aradaki tek fark, yeni araştırmalarda Azerbaycan’da Türkleşme sürecinin daha yakın dönemlere indirgenmesi ve Türk dilinin “zorla sokulduğu” ve “Azeri”dili tarafından Türk dilinin mağlup edilmiş olduğu iddiasıdır.
Bu fikirler; 50’li ve 60’lı yıllarda Y.Zeka, E.Kareng, R.Gennadyan, M.Mürrtezevi, M.Tebatebai ve diğerlerinin, Azerbaycan halkının eski ve şu anki diline yönelik eserlerinin ve Azerbaycan’la ilgili genel çalışmaların da ana hattını teşkil etmektedir. Bu fikrin temel iddiası ise; Güney Azerbaycan halkının konuştuğu dili, Türkiye, Sovyet Azerbaycan’ı ve diğer Türk ülkelerinde konuşulan dil ile aynı görmek yanlıştır[4]. Bu dile “Türk dili” demek yerine, “Fars dilinin yerli lehçesi” veya “Azerbaycan’ın şimdiki dili” olarak adlandırmak daha doğrudur.[5]
Böylelikle Azerbaycanlıların, ana dillerine karşı mesafeli ama Fars diline de o derece yakın olmaları amaçlanmaktadır.
Rejimin, tedbirlerine ve bu siyasetin ideolojik esaslarını kitleler arasında yayma girişimlerine rağmen, kısa bir zaman diliminde, kendine has dili, milli gelenekleri ve medeniyeti olan bu halkı Farslar içinde eritmek mümkün değildi. C.Al-Ahmet’e göre “ Nerdeyse 40 yıldır, İran hükümetlerinin çoğunluğu bu dili sınırlamaya ve hatta yok etmeye yönelmiştir. Bu dili “Azeri” ve “zorla kabul ettirilmiş” olarak adlandırdılar, Azerbaycan’da şehir ve mahalle adlarını değiştirdiler, Türk asker ve memurlarını Fars bölgelerine gönderdiler. Ancak buna rağmen Türk dilini yok etme amaçlarına ulaşamadılar”.[6] Toplumun çoğunluğunun okuma yazma bilmediği bir ülkede Farslaştırma siyasetinin başarısı, Paniranist yazarların dileklerinin ötesine geçemiyordu. Resmi kaynaklara göre, 1976/77’li yıllarda Batı Azerbaycan’ın 6 yaşından büyük olan kesiminin % 36,2 si, Doğu Azerbaycan’ da ( 1974/75 ) % 25,40’ı, Zencan’da ise % 30,30’u Farsça okuma yazma biliyordu.
Fars dilinin eğitim sisteminde , ordu ve devlet idarelerinde ki hizmetlerde, radyo , televizyon ve basın yoluyla nüfuz etmesi, Azerbaycan halkının bir bölümünde iki dilliliğe neden olmuştur. Bu iki dilliliğin işlevsel rolü asimilasyon politikasının etkinliğinin yeterli seviyeye ulaşmasını engellemiştir.
Hakim rejimin Farslaştırma siyasetinin sonuçlarını incelerken, bize göre son derece önemli bir etkileşime dikkat etmek gerekir. Azerbaycan’da Türk halkı ile İran dilini konuşan (Fars olmayan gruplarda) hızlı bir Türkleşme süreci yaşanmaya başlamıştır. Etnik olarak Tat halkından olan ve yukarıda adı geçen tanınmış demokrat yazar C.Al-Ahmet de bu konuya temas etmiştir. Ona göre “Zencan’da 28 köy Tat dilinde konuşuyorken şimdi bu sayı 9 köye kadar düşmüştür. Zencan ve Marağa’da görünen o ki Türk dili, önüne geçen İran lehçelerini silip süpürmektedir”.[7]
Yayın işinin son derece zor şartlarda olmasına rağmen, 1946 yılından sonra Azerbaycan edebiyatın da yeni eserler ortaya çıkıyordu. Bu yayınlardan belki de en önemlisi, hem tarihi hem de sahip olduğu fikri içerikten dolayı, M.Şehriyar’ın “Haydar Baba’ya Selam” adlı eseridir. Birkaç defa yayınlanan bu eserden önce sadece Fars dilinde yazan büyük şairin “ Haydar Baba’ya Selam” isimli bu eseri Fars şovenizmine verilmiş en tutarlı cevap olmuştur. Bu eserin, Milli Hükümetin devrilmesinin ardından Azerbaycan sosyal ve kültürel hayatına hakim olan bitkinliğin ve moralsizliğin yavaş-yavaş ortadan kalkmasında önemli bir işlevi olmuştur. Güneyli yazar G.Sebahi diyor ki: “Haydar Baba’ya selam, sessizliğin saltanatında bir top gibi patlayarak susmuş vicdanları ve uykuya dalmış hayalleri uyandırdı”.[8] Şehriyar’ın bu eşsiz eseri hakkında sayısız yazı kaleme alınmıştır. H. Sahir, Hosrof Mirza, M. H. Kerimi, M.H.Sefah, H.Mecidzade, G.Sebahi, B.Q.Sehend, H.Sadık (Düzgün), M.Ferzane, S.Cavid gibi orta ve ileri yaşa mensup, E. Tebrizli, E.Nabdil, H.Terlan, N.Berahani gibi genç şair ve yazarların ana dilde (Türkçe) yazılmış ancak yazıldığı dönemde gereken ilgiyi görmemiş eserleri, Azerbaycan edebiyatının Güney kolunun, edebiyatta ne derece ileri bir seviyeye ulaştığını göstermesi açısından önemlidir.
Bununla beraber, Sovyet Azerbaycan’ında çıkan edebi eserler ve basın organları da İran’da yayılmaktaydı. Bazı bilgilere göre, Azerbaycan’ da radyo dinleyicilerinin % 90’ı Bakü radyosunu dinliyordu. Bütün bunlar milli aydınların, Azerbaycanlı okuyucu ve dinleyicilerin milli şuurunu güçlendirme yolunda verdikleri mücadelede önemli bir rol üstleniyordu.
Türk dili ve onun taşıyıcı dinamiği olan milli birliğin bilinçlere yerleştirmek, Panirancı fikirlerle mücadele bakımından; sözlü halk edebiyatı örneklerinin (Masal, efsane, bulmaca, atasözü vs.) yayınlanması son derece büyük öneme sahipti. M.E.Ferzane, S.Behrengi, B.Dehgani[9] , S.Cavid, E.Müçtehidi, H. Mecidzade vb. aydınların Fars ve ana dillerinde başlıca olarak 60’lı yıllarda yayınladıkları folklorik çalışmalar Azerbaycanlılar arasında son derece büyük yankılar uyandırmıştır.
Azerbaycanlı aydınlar arasında milli hayata, ana dile ve milli kültüre artan ilgi, onları; milli meseleyle olan ilişkilerini belirlemek ve bu meseleyi düzene sokmak için bir takım edebi ve kültürel birlikler kurmaya sevk etmiştir. Bu birliklerden biri Karaçorlu Bulut’un (Sehend) girişimi ile 1953 yılında Tahran’da kurulmuş ve 1960’ların ortalarına kadar faaliyet göstermiştir. B.Sebani, H.Katibi, M.E. Ferzane, G. Sebahi, S. Cavid, N. Fethi, M.M. Etimad, M.E. Mehzun, H. Mecidzade, Nur Azer, İbrahimpur vs. bu birliğin katılımcıları arasındadır. Birliğin amacı Azerbaycan’da yazılmış eserleri ve sözlü halk edebiyatı örneklerinin yayınlanmasına yardımcı olmaktır. Unutulmaya yüz tutmuş birçok eser birliğin yoğun çabası neticesinde tekrar gün yüzüne çıkmıştır.
Azerbaycan’daki milli aydınlardan A.Tebrizli 1957/58 yıllarından başlayarak, 1963/64’lü yıllara kadar birçok defa edebi bir birlik kurmaya çalışmıştır. Onun kurucusu olduğu kısa ömürlü cemiyetlere, M.M.Etimad, Şeriati-Eheri, Hasanoğlu, Hemin Şahid, Recep İbrahim , S.Cavid, N.Fethi, A.Azeri gibi birçok edebiyatçı iştirak etmiştir.[10]
Sosyal hayatın nispeten liberalleştiği 60’lı yıllarda, Türk diliyle ilgili bilimsel araştırmalar yapılması ve bu araştırmaların yayınlanması milli aydınların büyük önem verdiği hadiselerden biriydi. Bu yayınlar genellikle “Azeri dili” hakkındaki Paniranist görüşe karşı bir tavır alıyor ve yayınların giriş bölümlerinde Paniranist görüşün asılsızlığı dillendiriliyordu. Azerbaycan halkının dilinin “Azeri dili” olduğu ve Fars dilini bu bölgede yaymanın zaruri olduğunu iddia edenlere cevap olarak, S. Cavid, M.E. Ferzane, E.Oktay ve başka aydınlar göstermişlerdir ki, Türk dil tarihinin, konuşma taraflarına ve bazı şairlerin Farsça yazmalarına bakmayarak, bu dil yüzyıllardır Azerbaycan halkının konuşma ve yazı dilidir. Bunun içindir ki bu dilin , halkın ana dili olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.[11] Bir dilin bir başka dilden sözcük alması doğal bir olay olduğuna göre, Türk dilindeki yabancı sözcükleri delil gösterip bu dili Türk dilleri ailesinden ayrı görmek abesle iştigaldir.
Azerbaycanlı aydınlar Arap alfabesinin zorunlu olarak ıslah edilmesi gerektiğini ifade etmişler ve Türk dilinin edebi normları yakalaması için çeşitli yayınlara imza atmışlardır.[12] Bütün bu aydınların ortak görüşü, “Her halkın dili o halk için özel bir öneme sahiptir. Bu nedenle de milletler güçlü oldukları zaman dillerini yabancı dillerin istilasından koruyabilmişlerdir” şeklinde özetlenebilir.
Azerbaycan’daki tüm kesimler ve demokratik aydınlar, bağımsızlık uğrunda İran’ın diğer halklarıyla birlikte siyasi, iktisadi, kültürel ve ideolojik alanda mücadele vermiş ve bu mücadele şah rejimine son veren 1979 devrimi ile sonuçlanmıştır. Bu devrim, İran’daki Fars olmayan milletlerin de hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu süreçte Azerbaycan meselesi tekrar gündeme gelmiştir. Devrimden önceki dönemde Azerbaycan milli hareketi esas itibariyle milli-medeni açılardan olgunlaşma durumundadır. Söylediklerimiz tabii olarak milli meselenin özünü oluşturan dil meselesi için de geçerlidir.
Devrim döneminde Türk dili ve medeniyetinde ortaya çıkan canlanma ve dil uğrunda kültürel, siyasi ve ideolojik sahalarda verilen mücadele gösterdi ki anayasada verilen haklar, milli hareketin amaçladığı düzeyden bir hayli uzak kalmıştır. Devrimle birlikte kısa zamanda; yaklaşık 30 adet gazete ve dergi yayınlanmaya başlamıştır. Devrimden önce yazılan ancak engellenen eserler yayınlanmıştır. Yazar birlikleri kurulmuş, tiyatro sanatının gelişmesi için gerekli tedbirler alınmıştır. Tebriz’de akademi kurulması gündeme gelmiştir. Azerbaycanlı aydınlar, dil meselesi ile ilgilenmeye başlayarak, dilin gereksiz sözcüklerden temizlenmesini, Türk dilinin fonetik (ses bilgisi) ve morfoloji (yapı bilgisi) özelliklerine uyarlanması maksadı ile Arap alfabesinin ıslahı meselesini ve yazıların tek bir edebi dil normuna göre yazılması problemlerini ön plana çıkarmışlardır. Edebi dil problemi gerçekten de özel bir öneme sahiptir. Bu problemin esasında çağdaş Azerbaycan Türk dili ile olan ilişkiler yer almaktadır. Aydınların çoğu yazılarında edebi dil normlarına riayet ediyorken, bir kısım yazar ise edebi dil yerine yerli lehçeyi kullanmayı tercih etmektedir. Belirtmek gerekir ki, okullarda eğitimin Türkçe yapılmaması ve basın organlarının yokluğu, edebi dil normlarının tüm boyutları ile ele alınıp uygulanmasının önündeki en büyük engel olmuştur. Görüldüğü gibi; devrimden sonra Türkçe yayın yapan basın organları çabucak oluştuğu gibi çabucak kaybolup gitmiştir.
Azerbaycan’da milli hareketin gelişmesi ve giderek derinleşmesi ihtimalinden dolayı korkuya kapılan İrancılık taraftarları, yeni hakim rejim konsepti olan “İslam birliği” fikrini savunanlar devrimden sonra “İran’ın dağılması tehlikesini” bahane ederek karşı hücuma geçmişlerdir. Bu durum devletin milli hareketler sahasında uyguladığı siyasetin sertleşmesinde de kendini göstermiştir. Gelenekçi aydın kuruluşları, “İran’ın birliğini sağlamlaştırmak” için faaliyetlerini dikkate değer derecede genişletmiştir. Bunun bir örneğini; Paniranizmin önder savunucularından Mahmud Efşar-Yezdinin “vakıf” adı ile kurulan teşkilatta oluşturulan güçlü parasal fon ve bu fonun faaliyetlerinde daha net görmek mümkündür. Bu fonun eleştirilmesindeki maksat, fonun programında da yazıldığı gibi, “İran’da Fars dilinin yayılması ve milli birliğin sağlanması” sözünden ibarettir. Fonun yayınladığı eserler arasında N.Natig’in ve M.Mürtezevi’nin Paniranist ruh taşıyan eserlerinin olması bize göre tesadüf değildir.
Çok sayıda basılan bu kitaplar; “İran’ın milli birliğini” tesis etmek için, Azerbaycan’da milli bağımsızlık hareketi ideolojisini şekillendiren bilimsel esasları sarsmak, halkın ana diline olan ilgisini zayıflatmak ve ana dili öğrenmedeki mücadeleyi etkisizleştirme amacı taşımaktadır. Ancak cemiyetin çalışmalarının, Azerbaycanlıların ana dili öğrenmek için verdikleri mücadelede dikkate değer bir etki yaratması olasılığı son derece zayıftır. Türk dilinin kullanım alanlarının genişletilerek milli-edebi bir dil seviyesine yükseltilmesi, Azerbaycanlıların milli olgunluğu ve onların İran’ın sosyal ve siyasi kuruluşlarda elde ettikleri mevki ile yakından ilişkilidir.
Türk dilinin Azerbaycan’da ve Azerbaycanlılar arasında sosyal, siyasi ve kültürel hayatın tüm alanlarında kullanılmasının gerekliliği, birçok aydın tarafından devrim zamanı boyunca ifade edilmiştir. Bize göre bu meselenin çözümünde iki yol karşımıza çıkmaktadır. Türk dili ya özerk Azerbaycan’da ( Doğu, Batı Azerbaycan ve Zencan ) Fars dili ile beraber resmi dil ilan edilir, ya da Azerbaycanlıların ülke coğrafyasında ki yaygınlıkları ve İran tarihi ve medeniyetine olan hizmetleri göz önünde bulundurularak, Fars dili ile birlikte tüm ülkede resmi dil ilan edilir.
[1] Daha geniş bilgi için bkz. E. Abrahamian, “Communism and Communalism in Iran: The Tudeh and the Firgahi-Dimukrat”, International Journal of Middle Est Studies, No 4, 1970, pp. 229-296; ‘‘Ayende’’, 1. yıl, 1925, s. 5-7, 2.yıl s. 559-569.
[2] H. Katibi, Azerbaycan ve Vahted-i Milliye, İran, Tebriz, 1942
[3] Salnameye-amariye-sale-2536-e şahanşahı ,Tahran, 2536
[4] Aynı fikir İran’daki Türk etnik yapısını da kapsıyordu. Bazı İranlı yazarların iddiaları ise Sovyet Azerbaycan’ı ile İran’daki Azerbaycanlılar çeşitli etnik yapılara sahip olduğu şeklindeydi..
[5] M. Mürtezevi, bu kavramlarla birlikte “ Azerbaycan lehçesi” nin de kullanılmasını mümkün görmüştür.
[6] C. Al-Ahmet. Der Hedmet ve Hiyanete Roşenfekran, Tahran, s.310.
[7] C.Al-Ahmet, Tatneşin –haye-boluke-zehra, Tahran, 1958 s.43.
[8] Azerbaycan, no 7, 1983, s.125
[9] S.Behrengi ve B.Dehgani ,”Azerbaycan efsaneleri” kitabının ön sözünde diyorlar ki; “Efsanelerin çoğunluğunu Tebriz ve çevresindeki köylerden toplayabildik. Azerbaycan’ın diğer yerlerinden de rivayetler toplamak isterdik! Bunun da yapılmayacağını kim söyleyebilir ki”
[10] A.Tebrizli, Edebiyat ve Milliyet,
[11] Örneğin M.E.Ferzana bu konuda şöyle diyor : “ Türk- Azeri dilinin Azerbaycan’da revaçta olması uzun zamandır tartışmalara neden olmaktadır. İddialar ne olursa olsun bu dil yüzlerce yıldır bu halkın yürek ve düşünce dilidir” ( M.E.Ferzane , Mebaniye-desture-zebane-Azerbaycan. Tebriz 1344 s.1-2)
[12] Bu konuda bkz. M.Zöhtabi, Anadilimizi nasıl yazalım?, Tahran,
M.Zöhtabi , İran Türkçesi’nin yapısı, 1955,
M.E.ferzane, N.Vezin Pur, Azerbaycan dilinin gramer yapısı, Tebriz,1965, vs.
Qaynaq
Labels:
Azeri,
Dil,
fars,
Güney Azerbaycan,
iran,
Milli,
milliyetçili,
şovenist,
tarih,
Tebriz,
Türk
Sunday, February 27, 2011
Türkçe'nin yaşı ve tarihi gelişmesine kısa bir bakış
Türkçe'nin yaşı ve tarihi gelişmesine kısa bir bakış
Türkiye Türkçesi'nde dil adları +ca/+ça ekleriyle yapılır. Mesela: Türkçe, Rusça, Arapça, İngilizce gibi.
Dillerin içindeki yakınlığa ise lehçe, dialekt, uzak lehçe, yakın lehçe, şive ve ağız kavramlarıda kullanılır.
Türk dilinin bugün 3 uzak lehçesi vardır. Bunlar: Yakutça (sahaca), Çuvaşça ve Türkçe’dir.
Türkiye Türkçesi’nin yakın lehçeleri ise: Azerbaycan Türkçesi, Türkmenistan Türkçesi, Özbekistan Türkçesi, Tatar Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Kazak Türkçesi, Uygur Türkçesi’dir.
Bolşevik ihtilali (1917) ve Wilhelm Radloff’un (Ebubekir Divay) ölümünden sonra (1918), Rus Türkologlar Lehçe terimi yerine Türk dillerinin her birini ayrı bir dilmiş gibi değerlendirmiştir. Avrupalı Türkologlar ise, bu ifadeyi benimsemişler ve kullanmışlardır. Daha sonra Türk Dilleri terimi yerleşmeye başlamıştır.
GökTürkler ile başlayıp günümüze kadar konuşma ve yazı dili bir tanedir ve ortak adı Türkçe’dir.
Balasagunlu Yusuf Has Hacip’in " Kutadgu Bilig" adlı eserinin ön sözünde yazar "…bu kitabımı Türk dilinde yazdım" ifadesini kullanmıştır. Yani Karahanlıca dememiştir.
Bugün Türkiye’de Kazakça, Tatarca, Kırgızca ve Azerce ibaresi kullanılsa da, Kazak Türkçesi, Tatar Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi v.b. ifadeleri kullanmak daha uygundur.
Türkçe'nin yaşı
Bilindiği üzere yazı tarihi Sümerlerle başlar. Prof.Dr.Osman Nedim TUNA Sümerler zamanında kullanılan dile ait 168 kelimenin varlığını ispatlamıştır. Söz konusu kelimelerin ve dilin özellikleri incelendiğinde Türklüğün ve Türkçe’nin Sümerlerle başladığı iddia edilmektedir. Yani M.Ö. 5500’ncü yılda Ana Türkçe Devri başlamıştır. Bu konuda Kazak âlimi Olcas Süleyman’ın "Az İ Ya" adlı eseri de önemli bir kaynaktır.
Türkçe'nin tarihi gelişimi
Sözlü Edebiyat yazılı edebiyattan daha eskidir. Ancak, sözlü edebiyatın şanssızlığı yazıya geçirilmemiş olmasıdır. Türk dilinin doğuşu ile ilgili iki önemli görüş vardır. Bunlardan biri: Türkçe’nin Ana Hun Dili adı verilen bir dilden doğduğu, ikincisi ise: Ural-Altay dil ailesinin Ana Altayca gurubundan türediğidir.
geçirilmemiş olmasıdır. Türk dilinin doğuşu ile ilgili iki önemli görüş vardır. Bunlardan biri: Türkçe’nin Ana Hun Dili adı verilen bir dilden doğduğu, ikincisi ise: Ural-Altay dil ailesinin Ana Altayca gurubundan türediğidir.
iki döneme ayrılır:
1- Eski Türkçe (XIII.yy.’a kadar)
2- Yeni Türkçe (XIII.yy.’dan sonar)
Türk yazı dilinin tarihi gelişimini şema üzerinde inceleyelim:
7.yy.’ın sonu ve 8.yy.’ın başıyla başlayıp, günümüze kadar gelen Türk dilinin gelişim devresini en iyi şekilde aşağıdaki tabloda görebiliriz.
kaynak:
Çağdaş Türk Yazı Dilleri
Çağdaş Türk lehçeleri
Prof. Dr. Mehman Musaoğlu
Türkler Ansiklopedisi (İngilizce:The Turks )
Yağmur Xanimin Özəl FB səhifəsi
Türkiye Türkçesi'nde dil adları +ca/+ça ekleriyle yapılır. Mesela: Türkçe, Rusça, Arapça, İngilizce gibi.
Dillerin içindeki yakınlığa ise lehçe, dialekt, uzak lehçe, yakın lehçe, şive ve ağız kavramlarıda kullanılır.
Türk dilinin bugün 3 uzak lehçesi vardır. Bunlar: Yakutça (sahaca), Çuvaşça ve Türkçe’dir.
Türkiye Türkçesi’nin yakın lehçeleri ise: Azerbaycan Türkçesi, Türkmenistan Türkçesi, Özbekistan Türkçesi, Tatar Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Kazak Türkçesi, Uygur Türkçesi’dir.
Bolşevik ihtilali (1917) ve Wilhelm Radloff’un (Ebubekir Divay) ölümünden sonra (1918), Rus Türkologlar Lehçe terimi yerine Türk dillerinin her birini ayrı bir dilmiş gibi değerlendirmiştir. Avrupalı Türkologlar ise, bu ifadeyi benimsemişler ve kullanmışlardır. Daha sonra Türk Dilleri terimi yerleşmeye başlamıştır.
GökTürkler ile başlayıp günümüze kadar konuşma ve yazı dili bir tanedir ve ortak adı Türkçe’dir.
Balasagunlu Yusuf Has Hacip’in " Kutadgu Bilig" adlı eserinin ön sözünde yazar "…bu kitabımı Türk dilinde yazdım" ifadesini kullanmıştır. Yani Karahanlıca dememiştir.
Bugün Türkiye’de Kazakça, Tatarca, Kırgızca ve Azerce ibaresi kullanılsa da, Kazak Türkçesi, Tatar Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi v.b. ifadeleri kullanmak daha uygundur.
Türkçe'nin yaşı
Bilindiği üzere yazı tarihi Sümerlerle başlar. Prof.Dr.Osman Nedim TUNA Sümerler zamanında kullanılan dile ait 168 kelimenin varlığını ispatlamıştır. Söz konusu kelimelerin ve dilin özellikleri incelendiğinde Türklüğün ve Türkçe’nin Sümerlerle başladığı iddia edilmektedir. Yani M.Ö. 5500’ncü yılda Ana Türkçe Devri başlamıştır. Bu konuda Kazak âlimi Olcas Süleyman’ın "Az İ Ya" adlı eseri de önemli bir kaynaktır.
Türkçe'nin tarihi gelişimi
Sözlü Edebiyat yazılı edebiyattan daha eskidir. Ancak, sözlü edebiyatın şanssızlığı yazıya geçirilmemiş olmasıdır. Türk dilinin doğuşu ile ilgili iki önemli görüş vardır. Bunlardan biri: Türkçe’nin Ana Hun Dili adı verilen bir dilden doğduğu, ikincisi ise: Ural-Altay dil ailesinin Ana Altayca gurubundan türediğidir.
geçirilmemiş olmasıdır. Türk dilinin doğuşu ile ilgili iki önemli görüş vardır. Bunlardan biri: Türkçe’nin Ana Hun Dili adı verilen bir dilden doğduğu, ikincisi ise: Ural-Altay dil ailesinin Ana Altayca gurubundan türediğidir.
iki döneme ayrılır:
1- Eski Türkçe (XIII.yy.’a kadar)
2- Yeni Türkçe (XIII.yy.’dan sonar)
Türk yazı dilinin tarihi gelişimini şema üzerinde inceleyelim:
7.yy.’ın sonu ve 8.yy.’ın başıyla başlayıp, günümüze kadar gelen Türk dilinin gelişim devresini en iyi şekilde aşağıdaki tabloda görebiliriz.
kaynak:
Çağdaş Türk Yazı Dilleri
Çağdaş Türk lehçeleri
Prof. Dr. Mehman Musaoğlu
Türkler Ansiklopedisi (İngilizce:The Turks )
Yağmur Xanimin Özəl FB səhifəsi
Labels:
Altay,
Azerbaycan,
Dil,
GökTürkler,
tarih,
tarix,
Türk,
Türkçe,
Türkiye,
yazı
Monday, February 21, 2011
Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafouri Türkiye'yi şok etti
Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafouri Türkiye'yi şok etti
Yeteneksizsiniz Türkiyede yarı final yarışamsında Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafouri Türkiyeyi Şok etti.
Özellikle ilk yarışmadada Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafouri tam Türkiye ve iran da bulunan Türk insanini özel yeteneklerile hayran etmişdi ve şaşırmışdı. Acun ilicali adlı aparıcı dakikalarca ayakta kalarak Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafourini alkışladı.
Gerçekten Urmiye’li, Türk Genc Arif Ghafourinin yapdığı şov şimdiye kader yetenek sizsiniz Türkiyede birinci sırada yer alıyor.
Ancak ben kendim bir Urmiye’li, Türk olarak bu şovun sonunda Arif Ghafourinin söyledikleri sözleri heç sevmedim. O zaman ki bir yabanci dilde kendisini ifa etdi. Bunu gösterir ki bu insane yetenklide olsa kendi varlığından yoksundur. Eminim ki iran sınırlarıdna bulunan Türkler ve özellikle Güney Azerbaycan Türkleri bu konuda benimle yakın bir döşüncede olalar!.
Labels:
Arif Ghafouri,
Dil,
Güney Azerbaycan,
iran,
Şov,
Türk,
Türkiye,
Urmia,
Urmiya,
urmiye,
Urumiye
Thursday, February 10, 2011
"Türk" Sözcüğü Dilbilimsel İrdelemesi:
"Türk" Sözcüğü Dilbilimsel İrdelemesi:
Türk sözcüğünün dilbilimsel irdelenmesinde, öncelikle Türkçe’nin bazı özelliklerine ve dilbilgisi kurallarına gereksinim vardır. Bu kural ve özellikler ışığında türk sözcüğünün türü incelenilebilir.
İlgili Dilbilgisi Kuralları :
1. Türkçe bir “ Kökdil “ dir. Türkçe tüm sözcükler kök sözcüklerden oluşur ve üretilir. Her ne kadar güncel dilde bazı kökler birkaç heceli olsa da kalık Türkçe de kökler tek hecelidir. Dilin en eski yapı taşları olan bu köklere özkök (Tek heceli kökler) diyebiliriz. Burada sözü geçen kökler özköktür.
2. Türkçe kök sözcükler anlamlıdır . Örneğin: koş, gel, su, o, kuş, öt, at, tut, vb. Kökü anlamsız olan sözcükler Türkçe değildir.
3. Hece bir solukta söylenen ses veya ses topluluğudur ve Türkçe de heceler bir, iki ve en çok üç seslidir (Üç harflidir). Bu kuralın dışında kalan sözcükler, Türk, Kürt, kurt, kork, vb. ya dönüşmüş kalık sözcükler ya da yaban sözcüklerdir . Bunların içinden Kalıktürkçe sözlerin bulunması için birer sözcük kazısına gereksinim vardır.
4. Türkçe kök sözcükler, eylem kökü ise emir kipinde bulunurlar. Örneğin: al, uç, dur, ver, vb.
5. Türkçe sözcükler aşağıda sıralanan üç biçimde sınıflandırılırlar:
o Yalınç sözcükler ( Kök sözcükler ). Örneğin: koş, ver, ev, göz, kor, at, vb.
o Türev sözcükler ( Kökten türemiş sözcükler ) Örneğin: koşucu, vergi , evli, gözlük, vb.
o Bileşik sözcükler ( iki sözcüğün bileşimden oluşan sözcükler). Örneğin: aktaş, gözlemevi, vb.
6. Türkçe sözcüklerde iki sessiz harf yan yana gelmez ( Ünlü düşmesi hali dışında ). Yani Türkçe de iki sessiz harf aralarında bir sesli harf olmadan söylenemez. Örneğin: tk , lm , cş , vb. bunlar ancak aralarına bir sesli harf gelince söylenebilir. Tok , lam , coş , vb. Bu kuralın dışında kalan alt, üst, kork, vb. Türkçe sözcükler ünlü düşmesine uğramıştır ve söylenmelerinde bu hissedilir.
"Türk" Sözcüğünün Türü:
Bu bilgiler ışığında “Türk” sözcüğünün ne tür bir sözcük olduğu irdelenirse:
1. Türk sözcüğü bir kök ( yalınç ) sözcük müdür?
Türk sözcüğü dört sesli olduğu için bir kök sözcük olamaz. Çünkü Türkçe kökler anlamlıdır ve en çok üç seslidir, bu kuralın dışında kalan kök sözcükler de anlamlıdır.
2. "Türk" sözcüğü bir türev ( türetilmiş ) sözcük müdür?
Türev sözcükler bir kök sözcüğün çeşitli ekler alması ile oluşur. Yani ilk heceleri bir yalınç sözcüktür. Türk sözcüğünün ilk hecesi “ tür “ dür. Tür sözcüğü üç sesli bir kök sözcüktür.
o Tür: 1 Çeşit, 2 Ortak özellikleri olan bireylerin tümü, 3 Kendi içinde bir birim olan ve üzerinde cins kavramının bulunduğu bir mantıksal kavram.
o Tür sözcüğü, ortak özelikleri olan bireyler topluluğunu özelikleriyle birlikte anlatan bir addır.
o Türk sözcüğünün türev sözcük olması için tür sözcüğünün bir ek alması gerekir ki , burada tür "k" eki almış olur. Bu ekin çekim eki olması beklenemez, dolayısıyla yapım eki olabilir ancak. “ k “ eki eylemden türetilmiş adıllarda vardır. Örneğin işle eyleminden “ işle-k “ adılı türemiştir. Ancak tür sözcüğü "r" ünsüzü ile bitiyor ve bir addır. Bu durumda Türk sözcüğünün bir türev sözcük olması söz konusu olamaz.
3. Türk sözcüğü bir bileşik sözcük müdür? Türk sözcüğünün , kök ve türev sözcük olmadığını belirlendiğine göre, eğer “ Türk “ sözcüğü öztürkçe ise geriye sadece bileşik sözcük olma olasılığı kalıyor. Türkçe de iki ayrı sözcüğün birleşerek oluşturduğu , yeni bir kavramı belirten sözcüğe bileşik sözcük denir.
o Türk sözcüğünde "k" sesinin bir sözcük olmadığını biliyoruz. Tek sesli sözcükler ünlü harflerden oluşur, Örneğin : o , a , e , u , vb. gibi. O halde “ tür-k “ de birinci sözcük “ tür ” ve ikinci sözcük ise ünlü düşmesine uğramış olan “ xk “ dır. Yani ikinci sözcük ilk harfi ünlü “x” olan iki harfli bir sözcüktür.
o Bu noktada “x” k biçimindeki sözcüğü bulmak için Anadolu Türkçe’si dışında ki bazı lehçelere bakmak gereği doğuyor. Örneğin Tatarcada "Türk" sözcüğü "Türük“ biçiminde yer alıyor ve bugün de böyle kullanılıyor. Türkçe lehçeler içinde en eski olanı Yakutça olarak bildiriliyor. Yakutçada Türk sözcüğü “Türök“ biçiminde söyleniyor.
o Bu durumda "Türk" sözcüğü “Tür-ük“ ya da “Tür-ök“ biçiminde olmalıdır. TDK 6 sözlüğünde ne ük ne de ök diye bir sözcüğe rastlanmıyor.
4. Dünbilim (tarih bilimi) yardımıyla, Ök sözcüğü ve kavramı Kalıktürkçe { Öntürkçe , İlktürkçe, Prototürkçe 1 }nin en eski ve ilk sözcüklerinden, kavramlarından biridir. Gök, tanrı, geyik, keçi, boğa , tanrının görüntüsü ( temsilcisi ) kağan, anlamlarına gelen bu sözcük , ÖK pictogaram ı (Qarataw mağarası Qazaqistan) yazılı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kavramsal olarak, evrensel (kozmosa dair), tanrısal, tanrıya bağlı, tanrı (evren) güvencesinde, evrene dayanan, evrenden gelen , varlık, olgu anlamına gelmektedir.
o Asyada bu günden 16 bin yıl ile 8 bin yıl öncesine kadar yayılı çeşitli mağara yazıtlarında ortaya çıkmıştır. Okunuşu Kalıktürkçede “k“ sesi ve bu ses önünde gizli “ö“ ve ya “ü“ ile çeşitli Türkçe lehçelerde yer almaktadır.
o Yazıtlarda “tür-ök“ bir kültürel, toplumsal nitelik olarak kullanılmış, ırksal (soysal ) bir kavram olmamıştır. Bugün de kendini Türk olarak niteleyen toplulukların farklı ırklardan geldiği (sarı ırk, tunç derililer, beyaz ırk, vb) antropolojide belirlenmiştir.
İrdeleme Sonucu:
1. İrdemele sonucunda "Türk" sözcüğünün “Tür - ök“ biçiminde bileşik bir sözcük olduğu ortaya çıkmaktadır.
o Tür: İnsan topluluğu anlamındadır ve başına geldiği ök sözcüğünün adılı olmuştur.
o Ök: Evrene (kozmosa, tanrıya) inanan ( bağlanan, güvenen, dayanan, ondan gelen) insan.
2. Türk=Tür-ök: Ök-türü, Tanrıya ( Evrene ) bağlı ( inanan ) insan topluluğu (türü), anlamında bir öztürkçe addır.
3. Böylece , ”Türk=Evrene bağlı, tanrı güvencesinde, insan topluluğu, toplulukları anlamına gelen öztürkçe bir sözcük olmaktadır.
Bu irdeleme ile sözlük bilgisinde oluşan değişimler
Türk sözcüğünün dilbilimsel irdelemesi ile sözcüğe ilişkin sözlük bilgileride değişmiş olmaktadır. Değişen sözlük bilgileri sözcüğün anlamı ve türü ile ilgilidir.
"Türk" Sözcüğünün Anlamı:
Türk sözcüğü, Evrene (kozmos) bağlı, tanrının güvencesinde, evrenden gelen, insan topluluğu, türü anlamına gelen, öztürkçe bir bileşik sözcüktür.
Türk nedir ?
Türk Milleti'nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. "Türk" sözü tarihin en eski çağlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir kavmin ya da kavimler birliğinin adı olarak mevcuttu.
Türkler'in köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı "Türk" adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar neticeside Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy'da "Tik" vveya "Tikler" adıyla geçmeye başlamıştır. Başka bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy'dan önce de var olduğudur. Çünkü Türk ırkının (kimlik anlaminda) tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda izaheden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.
Türk ırkının (kimlik anlamında) çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre:
-Heredotos'un doğıu kavimleri arasında zikrettiği TARGİTAB'lar,
-İskit topraklarında doğdukları söylenen TYRKAE'ler,
-Tevratta adı geçen Togarma'lar,
-Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA'lar ve ya THRAK'lar,
-Eski Ön Asya çivili metinlerinde görülen TURUKKU'lar,
-Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy'da rol oynadıkları belirtilen TİK ve ya Dİ'ler,
"Türk" adını taşıyan Türk kavimleri olarak gösterilmektedir.
İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli "Zend-Avesta" rivayetleri ile İsrail menşeli "Tevrat" rivatetleride Nuh Peygamber'in torunu olan Yafes'in oğlu "Türk" ile İran rivayetlerideki Feridun'un oğlu "Türac" ve ya "Tur"un soyu türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.
"Avesta"da yer alan "Ebül Beşer"den (1), Cemil ve oğlu Ferdiun'dan bahsedilmektedir. "Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak (Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay etmiştir. Salm'a bugünkü İran ve havalisi, Irak'a bugünkü Irak ve havalisi, Turak'a ise Orta Asya ve Çin havvalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm'a saldırarak İran ve havalisini almış, daha sonra Turak'a saldırmıştır. Irak, Turak'ı yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür. Sonunda Turak'ın torunu "Afrasyap"(2) Irak torunun "Muncihir"i mağlup ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu tarihten sonra ceyhun nehri doğusunda "TURAN", batısına da "İRAN" denmiştir.
Tevrat rivayetleride ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş. Yafes'e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş. Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan "TÜRK"e bırakmıştır.
Görülmektedirki Hz. Adem devrina yakın zamanlarda Turak (Türk)'den İran-Turan savaşlarından ve Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk Başbuğunndan ve Saka İmparatorluğu Kağa'nından bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer alan "Türk" kelimeleriden, Türk adının nekadar eski olduğu ortyaya çıkmaktadır. MÖ XIV. yy'da yer alna "Tik"ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya'da kurulan "Anav" medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuştu. O halde Türkler MÖ. XIV. yy'da Tik'ler , MÖ. VII. yy'da Anavlar, MÖ IV yy'da Sakalr ile tarih kayıtlarında yer almaktadır.
Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide "Tu-Kiu" şeklinde görülmektedir. MÖ. I yy'da Roma'lı yazarlardan biri olan Pompeius Meala'nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan "Turcae" olarak bahsetmesi ile ilk defa yazılı olarak karşılaşıyoruz. Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy'da kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuştur.
Orhun kitablerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti'nin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Kök-Türk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Kök-Türkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonra da Türk millietini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
MS. 585 yılında Çin İmparatoru'nun KÖK-TÜRK Kağanı İşbara'ya yazdığı mektupta "Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmesi, İşbara Kağan'ın ise Çin İmparatoruna verdiği cevabi mektupta "Türk Devleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" hitapları Türk adını resmileştirmiştir.
Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklide geçmektedir. Türk Budun'un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla türk adı bu dönemlerde bir topluluğun ve ya kavmin isminden ziyade, siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.
*Kaynak:
Türk dünyası araştırmaları.
Dil bilim.
Türk dünyası edebiyatları antolojisi.
Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
http://www.facebook.com/yyagmuru1
Türk sözcüğünün dilbilimsel irdelenmesinde, öncelikle Türkçe’nin bazı özelliklerine ve dilbilgisi kurallarına gereksinim vardır. Bu kural ve özellikler ışığında türk sözcüğünün türü incelenilebilir.
İlgili Dilbilgisi Kuralları :
1. Türkçe bir “ Kökdil “ dir. Türkçe tüm sözcükler kök sözcüklerden oluşur ve üretilir. Her ne kadar güncel dilde bazı kökler birkaç heceli olsa da kalık Türkçe de kökler tek hecelidir. Dilin en eski yapı taşları olan bu köklere özkök (Tek heceli kökler) diyebiliriz. Burada sözü geçen kökler özköktür.
2. Türkçe kök sözcükler anlamlıdır . Örneğin: koş, gel, su, o, kuş, öt, at, tut, vb. Kökü anlamsız olan sözcükler Türkçe değildir.
3. Hece bir solukta söylenen ses veya ses topluluğudur ve Türkçe de heceler bir, iki ve en çok üç seslidir (Üç harflidir). Bu kuralın dışında kalan sözcükler, Türk, Kürt, kurt, kork, vb. ya dönüşmüş kalık sözcükler ya da yaban sözcüklerdir . Bunların içinden Kalıktürkçe sözlerin bulunması için birer sözcük kazısına gereksinim vardır.
4. Türkçe kök sözcükler, eylem kökü ise emir kipinde bulunurlar. Örneğin: al, uç, dur, ver, vb.
5. Türkçe sözcükler aşağıda sıralanan üç biçimde sınıflandırılırlar:
o Yalınç sözcükler ( Kök sözcükler ). Örneğin: koş, ver, ev, göz, kor, at, vb.
o Türev sözcükler ( Kökten türemiş sözcükler ) Örneğin: koşucu, vergi , evli, gözlük, vb.
o Bileşik sözcükler ( iki sözcüğün bileşimden oluşan sözcükler). Örneğin: aktaş, gözlemevi, vb.
6. Türkçe sözcüklerde iki sessiz harf yan yana gelmez ( Ünlü düşmesi hali dışında ). Yani Türkçe de iki sessiz harf aralarında bir sesli harf olmadan söylenemez. Örneğin: tk , lm , cş , vb. bunlar ancak aralarına bir sesli harf gelince söylenebilir. Tok , lam , coş , vb. Bu kuralın dışında kalan alt, üst, kork, vb. Türkçe sözcükler ünlü düşmesine uğramıştır ve söylenmelerinde bu hissedilir.
"Türk" Sözcüğünün Türü:
Bu bilgiler ışığında “Türk” sözcüğünün ne tür bir sözcük olduğu irdelenirse:
1. Türk sözcüğü bir kök ( yalınç ) sözcük müdür?
Türk sözcüğü dört sesli olduğu için bir kök sözcük olamaz. Çünkü Türkçe kökler anlamlıdır ve en çok üç seslidir, bu kuralın dışında kalan kök sözcükler de anlamlıdır.
2. "Türk" sözcüğü bir türev ( türetilmiş ) sözcük müdür?
Türev sözcükler bir kök sözcüğün çeşitli ekler alması ile oluşur. Yani ilk heceleri bir yalınç sözcüktür. Türk sözcüğünün ilk hecesi “ tür “ dür. Tür sözcüğü üç sesli bir kök sözcüktür.
o Tür: 1 Çeşit, 2 Ortak özellikleri olan bireylerin tümü, 3 Kendi içinde bir birim olan ve üzerinde cins kavramının bulunduğu bir mantıksal kavram.
o Tür sözcüğü, ortak özelikleri olan bireyler topluluğunu özelikleriyle birlikte anlatan bir addır.
o Türk sözcüğünün türev sözcük olması için tür sözcüğünün bir ek alması gerekir ki , burada tür "k" eki almış olur. Bu ekin çekim eki olması beklenemez, dolayısıyla yapım eki olabilir ancak. “ k “ eki eylemden türetilmiş adıllarda vardır. Örneğin işle eyleminden “ işle-k “ adılı türemiştir. Ancak tür sözcüğü "r" ünsüzü ile bitiyor ve bir addır. Bu durumda Türk sözcüğünün bir türev sözcük olması söz konusu olamaz.
3. Türk sözcüğü bir bileşik sözcük müdür? Türk sözcüğünün , kök ve türev sözcük olmadığını belirlendiğine göre, eğer “ Türk “ sözcüğü öztürkçe ise geriye sadece bileşik sözcük olma olasılığı kalıyor. Türkçe de iki ayrı sözcüğün birleşerek oluşturduğu , yeni bir kavramı belirten sözcüğe bileşik sözcük denir.
o Türk sözcüğünde "k" sesinin bir sözcük olmadığını biliyoruz. Tek sesli sözcükler ünlü harflerden oluşur, Örneğin : o , a , e , u , vb. gibi. O halde “ tür-k “ de birinci sözcük “ tür ” ve ikinci sözcük ise ünlü düşmesine uğramış olan “ xk “ dır. Yani ikinci sözcük ilk harfi ünlü “x” olan iki harfli bir sözcüktür.
o Bu noktada “x” k biçimindeki sözcüğü bulmak için Anadolu Türkçe’si dışında ki bazı lehçelere bakmak gereği doğuyor. Örneğin Tatarcada "Türk" sözcüğü "Türük“ biçiminde yer alıyor ve bugün de böyle kullanılıyor. Türkçe lehçeler içinde en eski olanı Yakutça olarak bildiriliyor. Yakutçada Türk sözcüğü “Türök“ biçiminde söyleniyor.
o Bu durumda "Türk" sözcüğü “Tür-ük“ ya da “Tür-ök“ biçiminde olmalıdır. TDK 6 sözlüğünde ne ük ne de ök diye bir sözcüğe rastlanmıyor.
4. Dünbilim (tarih bilimi) yardımıyla, Ök sözcüğü ve kavramı Kalıktürkçe { Öntürkçe , İlktürkçe, Prototürkçe 1 }nin en eski ve ilk sözcüklerinden, kavramlarından biridir. Gök, tanrı, geyik, keçi, boğa , tanrının görüntüsü ( temsilcisi ) kağan, anlamlarına gelen bu sözcük , ÖK pictogaram ı (Qarataw mağarası Qazaqistan) yazılı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kavramsal olarak, evrensel (kozmosa dair), tanrısal, tanrıya bağlı, tanrı (evren) güvencesinde, evrene dayanan, evrenden gelen , varlık, olgu anlamına gelmektedir.
o Asyada bu günden 16 bin yıl ile 8 bin yıl öncesine kadar yayılı çeşitli mağara yazıtlarında ortaya çıkmıştır. Okunuşu Kalıktürkçede “k“ sesi ve bu ses önünde gizli “ö“ ve ya “ü“ ile çeşitli Türkçe lehçelerde yer almaktadır.
o Yazıtlarda “tür-ök“ bir kültürel, toplumsal nitelik olarak kullanılmış, ırksal (soysal ) bir kavram olmamıştır. Bugün de kendini Türk olarak niteleyen toplulukların farklı ırklardan geldiği (sarı ırk, tunç derililer, beyaz ırk, vb) antropolojide belirlenmiştir.
İrdeleme Sonucu:
1. İrdemele sonucunda "Türk" sözcüğünün “Tür - ök“ biçiminde bileşik bir sözcük olduğu ortaya çıkmaktadır.
o Tür: İnsan topluluğu anlamındadır ve başına geldiği ök sözcüğünün adılı olmuştur.
o Ök: Evrene (kozmosa, tanrıya) inanan ( bağlanan, güvenen, dayanan, ondan gelen) insan.
2. Türk=Tür-ök: Ök-türü, Tanrıya ( Evrene ) bağlı ( inanan ) insan topluluğu (türü), anlamında bir öztürkçe addır.
3. Böylece , ”Türk=Evrene bağlı, tanrı güvencesinde, insan topluluğu, toplulukları anlamına gelen öztürkçe bir sözcük olmaktadır.
Bu irdeleme ile sözlük bilgisinde oluşan değişimler
Türk sözcüğünün dilbilimsel irdelemesi ile sözcüğe ilişkin sözlük bilgileride değişmiş olmaktadır. Değişen sözlük bilgileri sözcüğün anlamı ve türü ile ilgilidir.
"Türk" Sözcüğünün Anlamı:
Türk sözcüğü, Evrene (kozmos) bağlı, tanrının güvencesinde, evrenden gelen, insan topluluğu, türü anlamına gelen, öztürkçe bir bileşik sözcüktür.
Türk nedir ?
Türk Milleti'nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. "Türk" sözü tarihin en eski çağlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir kavmin ya da kavimler birliğinin adı olarak mevcuttu.
Türkler'in köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı "Türk" adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar neticeside Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy'da "Tik" vveya "Tikler" adıyla geçmeye başlamıştır. Başka bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy'dan önce de var olduğudur. Çünkü Türk ırkının (kimlik anlaminda) tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda izaheden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.
Türk ırkının (kimlik anlamında) çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre:
-Heredotos'un doğıu kavimleri arasında zikrettiği TARGİTAB'lar,
-İskit topraklarında doğdukları söylenen TYRKAE'ler,
-Tevratta adı geçen Togarma'lar,
-Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA'lar ve ya THRAK'lar,
-Eski Ön Asya çivili metinlerinde görülen TURUKKU'lar,
-Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy'da rol oynadıkları belirtilen TİK ve ya Dİ'ler,
"Türk" adını taşıyan Türk kavimleri olarak gösterilmektedir.
İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli "Zend-Avesta" rivayetleri ile İsrail menşeli "Tevrat" rivatetleride Nuh Peygamber'in torunu olan Yafes'in oğlu "Türk" ile İran rivayetlerideki Feridun'un oğlu "Türac" ve ya "Tur"un soyu türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.
"Avesta"da yer alan "Ebül Beşer"den (1), Cemil ve oğlu Ferdiun'dan bahsedilmektedir. "Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak (Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay etmiştir. Salm'a bugünkü İran ve havalisi, Irak'a bugünkü Irak ve havalisi, Turak'a ise Orta Asya ve Çin havvalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm'a saldırarak İran ve havalisini almış, daha sonra Turak'a saldırmıştır. Irak, Turak'ı yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür. Sonunda Turak'ın torunu "Afrasyap"(2) Irak torunun "Muncihir"i mağlup ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu tarihten sonra ceyhun nehri doğusunda "TURAN", batısına da "İRAN" denmiştir.
Tevrat rivayetleride ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş. Yafes'e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş. Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan "TÜRK"e bırakmıştır.
Görülmektedirki Hz. Adem devrina yakın zamanlarda Turak (Türk)'den İran-Turan savaşlarından ve Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk Başbuğunndan ve Saka İmparatorluğu Kağa'nından bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer alan "Türk" kelimeleriden, Türk adının nekadar eski olduğu ortyaya çıkmaktadır. MÖ XIV. yy'da yer alna "Tik"ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya'da kurulan "Anav" medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuştu. O halde Türkler MÖ. XIV. yy'da Tik'ler , MÖ. VII. yy'da Anavlar, MÖ IV yy'da Sakalr ile tarih kayıtlarında yer almaktadır.
Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide "Tu-Kiu" şeklinde görülmektedir. MÖ. I yy'da Roma'lı yazarlardan biri olan Pompeius Meala'nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan "Turcae" olarak bahsetmesi ile ilk defa yazılı olarak karşılaşıyoruz. Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy'da kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuştur.
Orhun kitablerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti'nin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Kök-Türk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Kök-Türkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonra da Türk millietini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
MS. 585 yılında Çin İmparatoru'nun KÖK-TÜRK Kağanı İşbara'ya yazdığı mektupta "Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmesi, İşbara Kağan'ın ise Çin İmparatoruna verdiği cevabi mektupta "Türk Devleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" hitapları Türk adını resmileştirmiştir.
Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklide geçmektedir. Türk Budun'un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla türk adı bu dönemlerde bir topluluğun ve ya kavmin isminden ziyade, siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.
*Kaynak:
Türk dünyası araştırmaları.
Dil bilim.
Türk dünyası edebiyatları antolojisi.
Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
http://www.facebook.com/yyagmuru1
Sunday, February 6, 2011
isfahanda Səfəvilər Sarayında Türk Dilinin Müvqeyi
Turxan Gəncəyi
Fars dilindən çevirəni: Məsiağa Məhəmmədi
Şah İsmayıl Səfəvi 907-ci (1501-ci) ildə Naxçıvan yaxınlığındakı Şərurda Ağqoyunlu Əlvənd Mirzəyə qalib gəldikdən sonra Səfəvilər dövlətinin əsasını qoydu və Təbrizi paytaxt etdi. Şah İsmayılın oğlu və xələfi Şah Təhmasib, görünür, osmanlıların təzyiqi və həmlələri ucbatından 962-ci (1555-ci) ildə paytaxtı Qəzvinə köçürdü. I Şah Abbas isə 1006-cı (1597-ci) ildə ölkənin mərkəzində yerləşən İsfahanı paytaxt seçdi. Paytaxtın türklərin yaşadığı bölgələrdən İsfahana köçürülməsi təbii ki, Təbrizin siyasi və mədəni əhəmiyyətinə zərbə vurdu. Digər tərəfdən, Şah Abbasın hərbi islahatları da ümumilikdə qızılbaş tayfalarının nüfuzunu və rolunu azaltdı.
Amma bütün bu dəyişikliklərə rəğmən Səfəvi şahlarının və Səfəvi dövlətinin əsasını qoymuş qızılbaş tayfalarının ana dili olan türk dili Təbrizdə və Qəzvində olduğu kimi yeni paytaxt İsfahanda da sarayın və qoşunun işlək dili olaraq qaldı. Eyni zamanda Abbasabad məhəlləsində yaşayan insanların dili, təbii ki, türk dili idi. Bu məhəllə İsfahan şəhərinin qərbində Təbrizdən köçürülənlərin yaşaması üçün salınmışdı.
Avropa səyyahları və İranda yaşayan avropalılar Səfəvilər dövründə türk dilinin əhəmiyyəti barədə maraqlı məlumatlar vermişlər. Bu məlumatlar irq və dil məsələlərində müəyyən yanlışlıqlardan xali olmasa da, bu dövrdə türk dilinin fövqəladə əhəmiyyətini göstərmək baxımından diqqətəlayiq və faydalıdır.
İki il İstanbulda qalıb türk dilini öyrənmiş İtaliya səyyahı Petra della Valle 18 dekabr 1617-ci il tarixdə İsfahandan dostu Mario Eskipanoya yazdığı məktubda belə deyir: «Bütövlükdə İranda, xüsusən sarayda, böyüklər və əyanlar arasında daha çox türkcə danışılır, nəinki farsca... Türkcə danışmağın səbəbi bu deyil ki, iranlılar ona fars dilindən daha artıq dəyər verirlər. Əsas səbəb budur ki, bütün qoşun əslən türk olan qızılbaşlardan təşkil olunmuşdur. Şahın müxtəlif tayfalardan olan qulamları da daha çox türkcə danışırlar və farsca bilmirlər. Buna görə də nəinki əmirlər qoşuna aid məsələləri türkcə çatdırırlar, hətta vaxtının çox hissəsini əcgərlər arasında keçirən şahın özü də dediklərinin başa düşülməsi üçün türkcə danışır. Nəticədə bu dil bütün sarayda, qadınlar və digərləri arasında geniş yayılmışdır»1.
Della Valle həmin məktubunda rəsmi yazışmalarda və şah fərmanlarında işlənən ədəbi dil olaraq fars dilinin də əhəmiyyətinə işarə edir. 1618-ci il may ayının əvvəllərində yazdığı başqa bir məktubda o, şahla görüşü və söhbəti barədə deyir: «Şah mənə oturmağa icazə verdikdən sonra türk dilində bu yerlərə gəlişimin səbəbini və digər məsələləri soruşdu. Mən müxtəsər şəkildə və bacardığım kimi suallara cavab verdim. Mən cavab verdikcə, şah adəti üzrə eşitdiklərini farscaya tərcümə edib ucadan söyləyirdi... Bir dəfə nəyi isə izah edəndə, İranda «osmanlı» adlanan və bir çox sözləri baxımından buradakı türk dilindən fərqlənən Konstantinopol (İstanbul) türkcəsində danışdığım üçün şah mənim dediklərimi düzgün anlamadı»2.
İranda qaldığı müddətdə hətta türkcə bir şeir də qoşan3 bu müəllif 1620-ci ildə türk dilinin qrammatikasına dair bir kitab yazmış və həmin kitabın müqəddiməsində Osmanlı imperiyasının Avropa, Asiya və Afrikadakı qüdrəti, qızılbaşların İranda və digər türk xalqlarının Orta Asiyadakı hakimiyyəti baxımından bu dili öyrənməyin əhəmiyyəti və faydası barədə maraqlı mülahizələr söyləmişdir4.
Sözügedən avropalılardan biri də alman Adam Olearidir ki, Fridrix fon Helşteyn sarayı tərəfindən səfirlik katibi qismində Rusiyaya və İrana göndərilmiş və 1636-cı ilin noyabrından 1638-ci ilin fevralına qədər İranda qalmışdır. Oleari Şah Səfinin səfirlərin şərəfinə düzənlədiyi ziyafəti təsvir edərkən yazır: «Ziyafət bitdtkdən sonra eşikağasıbaşı ucadan türkcə dedi: «Süfrə həqqinə, şah dövlətinə, qazilər qüvvətinə «Allah» deyəlüm. Allah! Allah!» Və məclis əhli: «Allah! Allah!» - deyə təkrar etdilər»5.
Həmin müəllif yazır ki, iranlılar xüsusən Şirvan, Azərbaycan, İraq, Bağdad və İrəvan vilayətlərində uşaqlara türk dilini də öyrədirlər. Onun bildirdiyinə görə, türk dili İsfahan sarayında o qədər əhəmiyyətə malikdir ki, orada çox nadir hallarda farsca bir söz eşidirsən6. Yenə həmin müəllif qeyd edir ki, iranlılar türkcə və farsca yaxşı poetik əsərlər yaratmışlar; və Nəsimi, Nəvayi, Füzuli kimi şairlərin adlarını Firdovsi, Hafiz, Sədi ilə bir sırada çəkir7.
Bütövlükdə on bir il (1664-70 və 1671-77) İranda olmuş Şevalye Jan Şardən yazır: «Əbhərdən sonra şəhər və kəndlərdə yalnız fars dili eşidilir, halbuki ora qədər ümumən türk dili işlədilir. Lakin buradakı türk dili Osmanlı dövlətində danışılan türkcədən bir az fərqlənir»8. Həmin müəllif səfərnaməsinin dillərdən bəhs edən fəslində türk dili barəsində deyir: «Türk dili qoşunun və sarayın dilidir, kişilər və qadınlar, xüsusən zadəgan ailələrində yalnız türkcə danışırlar. Bunun səbəbi odur ki, Səfəvi sülaləsi türkdilli bölgədən və ana dili türk dili olan türkmanlar arasından çıxmışdır»9.
1683-cü ildə Papanın nümayəndəsi kimi İrana gəlib üç il İsfahanda yaşayan Sanson şahın mənəvi qüdrətinə və günahlardan xali olmasına iranlıların inamından danışarkən yazır: «Onlar şahla hər söhbət əsnasında «qurban olum, din-imanım padşah, başına dönüm» kimi ifadələr işlədirlər»10.
1644-cü ildə bir heyətin başçısı kimi İrana gələn və orada da vəfat edən Rafael dü Man «1660-cı ildə İranda vəziyyət» adlı kitabında fars dilində İranda sadə adamların danışdığını, türk dilinin isə sarayda işləndiyini qeyd etdikdən sonra bu iki dilin quruluşuna dair müxtəsər şəkildə şərh verir. Yunan və latın dillərinin gözəlliyinin müxtəlif təsriflənmələrdən və onların hər birinin xüsusi əhəmiyyətindən doğduğunu düşünən müəllif yazır: «Türk dili bu baxımdan həmin dillərdən əsla əskik deyil.
Üstəlik türkcədə o qədər morfoloji qaydasızlıq, fellərin təsriflənməsi və isimlərin hallanmasında müxtəliflik və fərqlilik də yoxdur, əksinə, onun bütün qaydaları eyni cürdür»11. Bu müəllif 1684-cü ildə türk dilinin qrammatikasına dair latınca bir kitab yazmışdır ki, yığcam olmasına baxmayaraq, həmin dövr türk dilinin bəzi xüsusiyyətlərini əks etdirmək nöqteyi-nəzərindən əhəmiyyətlidir12.
1684-cü ildə İsveç səfirinin başçılıq etdiyi bir heyətlə İrana gələn, həmin heyətin katibi və həkimi olan alman Engelbert Kempfer türk dili haqqında yazır: «Sarayda işlənən türk dili daha çox hakim sülalənin ana dilidir, nəinki sadə camaatın. Bu dil saray vasitəsilə əyan-əşrəf ailələrində elə geniş yayılmışdır ki, indi imtiyazlı təbəqədən olan hər hansı şəxsin onu bilməməsi utanc gətirən bir haldır»13.
Həmin dövrdə İsfahandakı kərməli rahibləri icmasında hazırlanmış üçdilli (italyanca-farsca-türkcə) bir lügət bizə gəlib çatmışdır. Bu lüğət türk dilinin dini təbliğat üçün də nə dərəcədə əhəmiyyətli olduğunu göstərir14. Həmin lüğət ədəbi əsərlərdəki sözlərdən fərqlənən bir sıra gündəlik danışıq dili vahidlərini ehtiva edir.
Məhəmməd Tahir Vəhid II Şah Abbas dövründə 1070-ci (1659-1660-cı) ilin hadisələrini təsvir edərkən yazır: «Dərviş Mustafa öyrəşdiyi vətəninə (Rum ölkəsinə) qayıtmaq istədiyindən Şirvan bəylərbəyi Hacı Mənuçehr xanın adına mübarək xətt ilə şərəfli məktub yazdılar». Və bunun ardınca o, türk dilində olan amannamənin surətini verir15. Bu amannamənin sadə dili və aydın üslubu I Şah İsmayılın və Şah Təhmasibin dövründə türkcə verilən hökm və fərmanların dilini xatırladır16. Bu dil gündəlik danışıq dili ilə I Şah Abbas dövründən etibarən Osmanlı münşilərinə təqlid edilməklə İranla Avropa arasında rəsmi yazışmalarda işlənən dəbdəbəli və mürəkkəb dil arasında orta hədd təşkil edir. Misal olaraq, aşağıdakı iki məktubu göstərmək olar:
Şah Səfinin Avstriya-Macarıstan imperatoru II Ferdinanda məktubu və Şah Sultan Hüseynin Saksoniya hersoqu və Polşa kralı Fridrix Avqusta məktubu17.
Əbdülcəmil (Əbdülcəlil) ibn Məhəmmədrza ən-Nəsiri Tusi bizə gəlib çatmış türkcə lüğətin müqəddiməsində qeyd edir ki, 1079-cu ilin ziqədə (1669-cu ilin aprel) ayında, yəni Şah Süleymanın taxta çıxmasının üçüncü ilində münşiül-məmalik vəzifəsi onun atasına həvalə olunmuşdu və «asiman təməlli dərgaha Rum, Qılmaq padşahlarından və digər türkdilli sultanlardan gələn məktubların çoxu fars dilinə tərcümə edilməli olduğundan çətin türk sözlərinin bilinməsinə ehtiyac vardı», buna görə də atası iyirmi il müddətində türk sözlərini toplayıb bölüm və fəsillərdən ibarət bir kitab tərtib etmişdi. Burada o, «aralarında ən az fərq olan» rum və qızılbaş sözlərini bir bölümdə, cığatay kəlmələrini başqa bir bölümdə, qılmaq sözlərini isə sonda yerləşdirmişdi və həmin kitabı padşahın adına bağlamaq istəyirdi, amma əcəl imkan vermədi və kitab yarımçıq qaldı. Atasının vəfatından sonra Əbdülcəmil kitabı müəyyən dəyişikliklərlə başa çatdırdı. Bu kitab türk dilinin xüsusiyyətləri haqqında müqəddimədən və dörd sözlükdən ibarətdir18.
Səfəvi dövrünün şeir və ədəbiyyat dili türk dilinin cənub-qərb qrupunun bir şaxəsidir. Bu şaxə Azərbaycan və İraq Cəlairiləri mühitində meydana gəlmiş, sonralar Qaraqoyunlu və Ağqoyunlu sülalələrinin hakimiyyəti dövründə tam yetkinlik kəsb etmişdir.
Səfəvi dövrünün əvvəllərində yaşamış Füzuli şerindəki üslub fərqlərinə üstüörtülü işarələr edən Osmanlı təzkirəçiləri19, məncə, həm də iki ədəbi ləhcə arasındakı müxtəlifliyi nəzərdə tutmuşlar. Bayat elindən olan Füzuli öz dilini «türkcə» deyə təqdim etmiş və Osmanlı şairlərini «büləğayi-Rum», Teymuri dövrü şairlərini isə «füsəhayi-Tatar» adlandırmışdır20. Sadiqi ilk dəfə olaraq «mütəkəllimini-Qızılbaş» ifadəsini bu ikisinə əlavə etmişdir21. «Qızılbaşca» Səfəvi dövründəki türkcəni göstərmək üçün işlədilən bir istilah idi və bu sülalənin süqutundan sonra siyasi və məzhəbi çalara malik olduğundan aradan qalxdı.
Geniş yayılmış fikrin əksinə olaraq, Səfəvi şahları şeir və ədəbiyyatın hamisi olmuşlar. Bu şahların və şahzadələrin bəzisi ikidilli şair olmuş22, türkcə və farsca şeiri eyni dərəcədə himayə etmişlər. Şah Abbas bir tərəfdən Şəfaiyə və başqalarına göstəriş verirdi ki, cığatay şairi Heydərin «Məxzən» kitabını farscaya çevirsinlər23, digər tərəfdən də Sadiqi Kitabdara tapşırırdı ki, Mövləvinin «Məsnəvi»sini türkcəyə tərcümə etsin24.
Səfəvi sarayında məliküş-şüəralıq rəsmi bir mənsəb idi. «Onun (məliküş-şüəranın) vəzifəsi bu idi ki, hər il Günəş Qoç bürcünə daxil olanda qabaqcadan padşahın tərifinə, yaxud baharın təsvirinə həsr olunmuş bir qəsidə yazsın və Novruz bayramı günü onu gətirib hamının yanında padşahın müqəddəs hüzurunda oxusun, padşahın yeni tikilən bina və imarətləri barədə «tarix» desin və şərəfli əmrin verildiyi istənilən mövzuda məsnəvi və qəsidə qələmə alsın»25.
Bir müddət sarayda müstövfi olmuş Təsir Təbrizinin divanında türkcə qəzəllərdən başqa, türk dilində qəsidə, məsnəvi və digər şeirlər də vardır. Həmin şeirlərin aşağıda verilən başlıqlarından aydın olur ki, Şah Süleymanın və Şah Sultan Hüseynin zamanında türkcə məliküş-şüəralıq vəzifəsi də faktiki olaraq bu şairin öhdəsinə düşübmüş:
- Qüdrətli, müqəddəs və ulu hökmdar Şah Süleyman əs-Səfəvinin mədhinə həsr edilmiş və onun şərəfli nəzərinə təqdim olunmuş türkcə qəsidə;
- Şah Sultan Hüseyn əl-Musəvinin taxta çıxdığı tarixə həsr edilmiş və onun nurlu nəzərinə təqdim olunmuş türkcə qəsidə;
- Cənnətməkan hökmdara ərz olunmuş Türkcə tərcibənd;
- Yüksək əmrə əsasən yazılmış və ərz olunmuş türkcə bayram məsnəvisi;
- Şahzadə Sultan Əkbər ibn Övrəngzibin gəlişinə həsr edilmiş və onun mübarək nəzərinə təqdim olunaraq bəyənilmiş türkcə qəzəl.
Bu dövrün təzkirələrində türkcə yazan çoxlu şairlərin adlarına və əsərlərindən nümunələrə rast gəlmək olur. Türkcə divan, yaxud əhəmiyyətli həcmdə əsərlər yazmış və İsfahandakı ədəbi fəaliyyəti Səfəvi sarayı ilə yaxından bağlı olan şairləri aşağıdakı şəkildə qruplaşdıra bilərik:
a) Yalnız türkcə şeir yazan şairlər: Məsihi («Vərqa və Gülşah»), Qövsi (Divan), Məlik bəy Avçı (Divan), Mürtəzaqulu xan Zəfər (Divan);
b) Farsca və türkcə divanı olan şairlər: Əmani və Sadiqi;
c) Əsasən farsca yazan, amma müəyyən həcmdə türkcə şeirləri olan şairlər: Saib (türkcə 17 qəzəl), Vaiz Qəzvini (türkcə 9 qəzəl), Təsir Təbrizi (bu şairin qəsidə, qəzəl və s.-dən ibarət olan külliyatında 447 beytlik «Türkiyat» bölümü vardır).
Qaynaqlar:
1. I viaggi di Pietro Della Valle, ed. F.Gaeta, I (Roma, 1972), 8
2. Yenə orada, s.236
3. Ettore Rossi. Versi turchi e altri scritti inediti di Pietro Della Valle, RSO, 22 (1947), 92-98
4. Ettore Rossi. Importanza dell’inedita grammatica turca di Pietro Della Valle, Atti del XIX Congresso Internazionale delgi Orientalisti, (Roma, 1993), 203
5. Adam Olearius. Vermehrte neue Beschreibung der muscovitischen und persischen Reyse, (Schleswig, 1656), 512
6. Yenə orada, s.616
7. Yenə orada, s.624
8. Voyages du Chevalier Chardin en Perse (Paris, 1811), II, 385-386
9. Yenə orada, 4-cü cild, s.238
10. P.Sanson. Estat Present du Royaume de Perse (Paris, 1694), 137
11. Raphael du Mans. Estat de la Perse en l’an 1660 (Paris, 1890), 134 Sqq.
12. Bax: T.Gandjei. Turcica Agemica, London, 1989
13. Engelbert Kaempfer. Amoenitatum exoticatum politico-physico-medicarum Fasciculi V, (Lemgoviae, 1712), 144
14. A.Bodroligeti. On the Turkish Vocabulary of the Isfahan Anonymous, Acta Orient. Hung. 21 (1968), 15-13
15. Məhəmməd Tahir Vəhid. Abbasnamə. Be ehtemame-İbrahim Dehqan. Ərak, 1329, s.255
16. Bu iki məktubun mətnini L.Fekete 1973-cü ildə Tiflisdə «Philologia Orientalis» məcmuəsində çap etmişdir.
17. Bu iki məktub çap olunmuşdur. Bax: Fekte Layos. İran şahlarinin iki Türkce mektubu. TM, V-VI, (1934-36), 269-247
18. Bu lügətin əlyazması Tehran Universiteti Mərkəzi kitabxanasında mövuddur.
19. Təzkireyi-Lətifi. Britaniya Muzeyi nüsxəsi, Add.17339, vərəq 76. Təzkireyi-Bəyani. İstanbul Universitetindəki əlyazma, №2568, vərəq 66.
20. Külliyati-Füzuli. İstanbul, 1924, s.6-7.
21. Külliyati-Sadiqi. Təbriz Milli Kitabxanasındakı əlyazma, s.1022.
22. Fəxri Herəvi. Rövzətüs-səlatin. Təshihe-Xəyyampur. Təbriz, 1345, s.4-12 və 21-28; Sadiqi. Məcməül-xəvas. Təshih və tərcomeye-Xəyyampur. Təbriz, 1327.
23. Nəsrullah Fəlsəfi. Zendeqaniye-Şah Abbase-əvvəl. C.2, Tehran, 1324, s.39.
24. Külliyati-Sadiqi, 1021-1022.
25. Dəsturol-moluke-Mirza Rəfia. Be kuşeşe-Məhəmməd Təqi Daneşpəjuh. – Məcəlleye-daneşkədeye-ədəbiyyat və olume-ensani. № 68, 1348, s.424.
26. Külliyati-Təsir. Sepəhsalar Ali Mədrəsəsi kitabxanasındakı əlyazma. Bu əlyazmanın təsviri üçün həmin kitabxananın İbn Yusif Şirazi tərəfindən hazırlanmış kataloquna bax (Tehran, 1316-18, s.537-76).
Subscribe to:
Posts (Atom)










